Sahte-Bir-Otorite-Karsitligi-Olarak-Komplo-Teorileri

Devlet” kelimesi, Arapça “devle (duletun)” kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Arapça’da devlet veya dûletdeğişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak” mânalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerken bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır ve ilki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder. Kelimenin Arapça’ya Akad dilindeki “amaçsızca dolaşmak” anlamına gelen dâludan veya Süryânîce’de “hareket etmek, harekete geçirmek, canlandırmak ve yerini değiştirmek” anlamındaki l kelimesinden geçmiş olabileceği ileri sürülmüşse de bu kullanımların, kelimenin Arapça’daki anlam zenginliğini tamamıyla aksettirdiğini iddia etmek güçtür.(DİA).

Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp (nudaviluha) duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah, zalimleri sevmez.” (Al-i İmrân 3/140). “Allah’ın (başka) beldeler halkından alıp rasulüne fey‘ olarak verdikleri, Allah’a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan (duleten) bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir. Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah’a karşı saygısızlık etmekten sakının. Kuşkusuz Allah cezalandırmada çok çetindir.” (Haşr 59/7). Kur’an da “devl” kökünden iki yerde geçen kelimeler, dönüşümlü olmak ve elden ele dolaşan mal anlamında kullanılmaktadır. Birinci âyette Uhud Gazvesi’nde yenilen müslümanlara ilâhî bir sünnetin beyanı ile ilgili geçer ve Bedir Gazvesi’nde galip gelen müslümanlara;  “Biz o günleri insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz” der. İkinci âyette ise ganimetlerin çeşitli gruplar arasındaki dağıtımının hikmetini anlatmak için;  “Böylece o mallar, içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir servet (dûle) olmaz” buyurmuştur.

Devlet sadece yasal, politik veya ekonomik bir olgu değildir. Devlet, çok taraflı ve karmaşık bir sosyal fenomen olarak anlaşılmalıdır. Devlet, ancak insan toplumlarının belirli bir gelişmesinden sonra ortaya çıktı. Toplumsal yapı artık siyasal bir yapıya dönüşmüştür. Devlet, insanların toplumsal yaşamda kullandıkları bir örgütlenme biçimidir ve siyasal bir örgütlenmedir. Devlet amaç değil araçtır. Amaç toplumsal düzen ve huzuru sağlamaktır. Devletin unsurları millet, vatan ve egemenliktir. Devlet bir insanlar topluluğu olduğuna göre, devletin kurulması için öncelikle insan gerekir. İnsan topluluğu, millet devletin ilk unsurudur. İkinci unsur, devlet kurmak isteyenler bir toprak parçasına, vatana ihtiyaç duyarlar. Toprak, vatan devletin ikinci unsurudur. Ama yeryüzünde sahipsiz toprak yoktur. Tüm topraklar bir devlete aittir. Bu durumda, mevcut bir durumun bir özelliğini o durumdan ayırmaları gerekir. Devletin üçüncü unsuru egemenliktir. Özetle, belirli bir insan topluluğu belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik kazandığında bir devlet oluşur. Buradan yola çıkarak devleti, belirli bir toprak parçası üzerinde egemenlik kazanmış bir grup insan olarak tanımlayabiliriz.

Kur’an da devlet şekli veya teşkilatı hakkında herhangi bir ayet yoktur. Böylece Kur’an ve sünnete uyan zamanın ihtiyaçlarına göre ortaya çıkan bir devlet şekli istenmiştir denilebilir. Hz. Ebu Bekir Hilafete çok az bir zümre tarafından seçilmiştir. Bu klasik kamu hukuku açısından aristokratik bir sistem olarak değerlendirilebilir. Sonradan çoğunluk tarafından benimsenmiştir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’i tayin etmiş, ancak yine sahabenin onayı alınmıştır. Hz. Osman’ı ise bir şura seçmiştir. Hz. Ali ve Muaviye dönemi halk demokrasisi niteliğini taşımakla birlikte bir çok hile ve aldatmanın olduğu da bir gerçektir. Devlet başkanlığına gelişlerde biata (halkın onayına) riayet edildiği için İslam Devletinin despotizme kapalı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Netice olarak denilecek şey İslam devleti insan idrakinin anlayamayacağı ölçüde bir elastiki yapıdadır. Devlet şekli devrin icaplarına ümmetin durumuna kültür seviyesine, siyasi şartlar coğrafyanın ve zamanın imkan ve zaruretlerine göre farklılıklar arz edebilir.

İslam düşüncesinde devlet başkanının belirlenmesinde, faklı görüş ve anlayışlar olmakta birlikte genel görüş, bizimde tercih ettiğimiz görüş seçimle olmasıdır. Dört Halife nin başa gelmesinde seçim yapıldığını, biat alındığını görmekteyiz. Aslında İslâm, devlet başkanının seçilmesine çok adâletle huknetmesini, adil olmasını önemser. “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.”(Nisa 4/58. Ayrıca bkz. Nahl 16/90). İslâm âlimleri devlet başkanında bulunması gereken özellikleri şu şekilde sıralamışlardır. 1). Kesin adalet. 2). Temyiz kabiliyeti. İyi ile kötüyü birbirinden ayırdedecek bilgi. 3). Rey ve hikmet. 4). Müslüman olma. 5). Akıl baliğ olma. İslam Devletinde kişi doğuştan getirdiği esaslı ve ezeli haklara sahip olarak devletin karşısında yer alır. Devlet kişilerin refah ve saadetlerini temin etmek, hürriyetini korumak için bir vasıtadır. İslamın temel kaynaklan hürriyeti tahdit etmemiş sadece sınırlarını çizmiştir. İslamın getirdiği hürriyetleri şöyle tavsif etmek mümkündür. Kişi güvenliği, Mesken dokunulmazlığı, Seyahat Hürriıyeti, İnanç hürriyeti, Grörüş ve düşünce hürriyeti, Çalışma ve kazanma hürriyeti, Mülk edinme ve yerleşme hürriyeti. İslam hukukunda herhangi bir fiil kanunlarda suç olarak yer almıyorsa faili cezalandırılamaz.

İslam Devletinin Esasları Şu Şekilde Sıralanabilir:

1). Kuvvetin kanunda toplanması. 2). Adalet. 3). Dayanışma (Müşavere). 4). Liyakat. 5). Sosyal dayanışma. Toplum halinde yaşamanın asgari şartlarını düzenleyen vahiyler sınırlıdır. Bunlar daha ziyade hayatı düzenleyen hukuka kaynaklık etmektedirler. Temel kaynaklarda en çok adalet üzerinde durulmuştur. İslamda en kutsal değer, hakkı sahibine ulaştırmaktır. Adalet ancak kanun önünde eşitlikle mümkündür. Bu hususta Hz. Peygamber’e bile bir ayrıcalık tanınmamıştır. İslamiyet Müslümanlarla gayrimüslimlerle bir arada yaşamalarını ve zımmilerin hukuklarını gözetmeyi temel bir ilke olarak kabul etmiştir. Cezai ve medeni kanunlar nazarında müslüman, zımmi farkı yoktur. Zımmiler kendi yaşadıkları bölgelerde kendi kanunlarını uygulamakta serbesttirler. Şayet zımmiler mecbur olmadıkları askerlik hizmetini yaparlarsa cizyeden vazgeçilir ve kendilerine hizmetinin bedeli ödenir. İslam ceza hukukunda suçların şahsiliği ilkesi vardır. Devlet hayatında müşavere mevzuu üzerinde de çokça durulmuştur. İstişare sonucu varılan kararlara herkesin uyması gerekir.

İslâm dininde namaz, oruç, hacc ve zekât her ne kadar bireysel ibadetler olsalar bile, devlet olmadan bu ibadetlerin, gereği gibi, hakkıyla ifa edilmesi mümkün değildir. İslâm namazı cemaatle kılmayı emretmiştir. Ancak Mekke’de sahabe, devletleri olmadığı için, her zaman cemaatle namazlarını kılamıyorlardı. Bu nedenle hicretten hemen sonra Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’yi inşa etti. Çünkü Mescid-i Nebevi’de Müslümanlar bir araya gelecek, günde beş vakit namaz kılacak ve namazdan sonra, problemlerini konuşacaklar veya Hz.Muhammed (sav)’in direktif ve yönlendirmelerini öğreneceklerdir. Oruca başlamak için ruyet-i hilal esas ise de asıl orucun Müslümanlar için bağlayıcı ilanı o zaman için Müslümanların halifesinin veya emirinin devletin tepesindeki şahsiyetin ilanı ile gerçekleşir. Hacc, günümüzde görüldüğü şekliyle her bir ulus devletin gönderdiği Müslümanların hac etmesi şeklinde ifa edilmez. İslam nazarında, Hz. Peygamber zamanından beri uygulama şekli halife gitmişse halifenin, gitmemişse onun tayin edeceği bir emirin riyasetinde hacc eda edilir. Yine hududullah denilen ceza hukuku, had cezaları devlet tarafından uygulanır. İslam’ın iktisadi, ekonomi hükümleri de böyledir. Zekât devlete ödenir. Devlet tarafından gönderilecek zekât memurları tarafından toplanır ve yine devlet tarafından gerekli yerlere dağıtılır.

Kur’ân, halifeden söz ediyor. Ulu’l emirden yani emir ve komuta yetkisine sahip olanlardan söz ediyor. Adaletin uygulanmasından söz ediyor. İstişareden söz ediyor. Allah Teâlâ, Kitabı, Mizanı ve Demiri indirdiğinden söz ediyor. Kitap, Allah’ın dininin ifadesidir. Mizan, bu dinin adil bir şekilde bütün Müslümanlara nasıl gerekiyorsa öyle uygulanmasının ifadesidir. Demir de bu ilahi emirlere yani Kitaba ve adalete riayet etmeyenlerin, ifade yerindeyse hizaya getirilme aracının ifadesi veya sembolüdür. Bu manada devletin varlığı bunu ifade ediyor. “Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı verirler, ma’rufu emrederler, münkerden sakındırırlar” (Hacc 22/41) buyruğu da aslında İslam Devleti’nden gaye ve maksadın ne olduğunun, devletin görevlerinin neler olduğunun veya hangi çerçevede toparlanabildiğinin açık ve genel bir ifadesidir. İslam’ın müşahhas olarak veya Kur’ân‘ın devlet anlayışı ile alakalı gördüğü temel hususlar bunlardır. Bunlar tabii bir devlet şeklini, demirden kalıplar gibi ortaya koymuyor. Ama vaz geçilmez esaslarını tespit ediyor. Ana gayelerini belirtiyor. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, İslam Devleti’nin vaz geçilmez, en önemli görevidir. Devlet, Allah’ın emir ve hükümlerini uygular. Adalet bununla gerçekleşir. Mizan da, Kitap ta budur. Devlet kitabın ve mizanın gaye ve maksatlarının gerçekleşmesini sağlayan unsurdur, otoritedir. Bunun dışındaki hususlar çağın gereklerine göre yapılacak şeylerdir. Ayrıca beyat, halkın onayı vazgeçilmez esastır. İslâm’da müminlerin emirinin veya halifenin mutlaka ümmet tarafından seçilmesi gerekir. Devlet başkanının bey’at ile görevinin başına gelmesi şarttır.

Seçilen devlet başkanı ehlü’l-hal ve’l-akd (danışma meclisi, anayasa mahkemesi, ulema meclisi, denetleme kurulu) kurulu kontrol eder hatta gerektiğinde görevinden bile azledebilir. Ümmetin maslahatını, bilen, anlayan, samimi olarak teşhis edebilen ve müdafaa eden, koruyup kollayan bu hususta da gerekli yetkinliklere sahip yani görüş belirtme, yerinde karar alabilen kimselerden oluşur. Günümüz şartlarında âlimler arasından seçilecek kişilerden oluşturulan bu kurul, belli bir yeterliğe sahip kimseler arasından seçimle oluşturulabilir. Aynı zamanda bu kurul kendi elemanlarını denetleme yetkisine sahip olmalıdır. Kurallar oy birliği veya oy çokluğuyla alınmalıdır. Bu kurul devlet başkanı aday ve adaylarını belirleme yetkisine sahip olduğu gibi, onu kontrol etme yetkisine de sahiptir. Hatta gerektiğinde onu azletme, görevden alma yetkisine bile sahiptir. Hiç kimse hukukun üstünde değildir ve herkes İslam hukukuna karşı sorumludur, gerektiğinde de yargılanmalıdır. Devlet hiç bir zaman amaç ve hedef hâline dönüşmemeli, kuralları uygulayan bir araç olarak değerlendirilmelidir.

İslâm toplumunda birlik ve beraberliğin, vahdetin gerçekleşmesi için devlet şarttır. Ancak devleti yönetenler insan olduğu için kutsal değildir. Kutsal olan İslâm dininin ilke ve kurallarıdır. Devlet şarttır, gereklidir ancak her zaman için bir araçtır. Olaya bu açıdan bakıldığı zaman insanlar vazgeçilmez hâle getirilmez ve onların düşünceleri de tabu hâlini almaz. Yöneticilik bir memuriyettir. Dolayısıyla ehliyet ve liyakat sahibi olması en önemli ilkedir. Ehliyet ve liyakat sahibi insanların yönettiği bir toplum mutlu ve huzurlu olacaktır. Asr-ı Saadet bu konuda bizim için önemli bir örnektir. Raşid halifeler dönemi, özellikle Hz. Ömer dönemi de çok güzel uygulamaların olduğu dönemdir. Peygamber’in uygulamalarını ölçü alınmalı ve Raşid halifeler dönemi uygulamaları göz önünde bulundurularak olaylara çözüm getirilmelidir.

Bir yanıt yazın