DİNİ OLANA KARŞI DİN
İnsanoğlu geçmişte, bugün olduğu kadar farklı iki anlayışa hiçbir zaman sahip olmamış, böyle iki kampa hiç bölünmemişti. Geleneksel olarak dinler, doğaüstü fikirlere bağlıdır ve doğaüstüyle ilgili açık inançlara dayanırlar. Günümüzde ‘doğaüstü’ dışında hiçbir şeyin ‘dini’ olarak adlandırmaya değer olmasının mümkün olmadığını düşünen birçok insan var. Bu inanca sahip olanlar birçok açıdan farklılık gösterirler. Bunlar, doğaüstü olana erişimin tek emin yolu olarak Yunan ve Roma Katolik kilisesinin ayinlerini ve dogmalarını kabul edenlerden, teistlere ya da ılımlı deistlere dek uzanırlar. Bunlar arasında, temiz bir vicdanın yardımıyla, Kutsal Kitabın, doğaüstü hakikate ve güce giden uygun yol olduğunu düşünen birçok Protestan mezhebi vardır. Fakat onlar, bir noktada uzlaşırlar: bir Doğaüstü Varlık ve doğanın gücünün ötesinde bir ölümsüzlüğün zorunluluğu. Karşıt grup ise kültür ve bilimin gelişiminin doğaüstünü ve doğaüstü inancına bağlı olan bütün dinleri tamamıyla geçersiz kıldığını düşünenlerden oluşur. Fakat onlar bu konunun da ötesine geçtiler. Bu grupta yer alan aşırı uçtaki kimseler, doğaüstünün tasfiyesiyle, yalnızca tarihi dinler değil, onlarla birlikte dini bir doğaya ait her şeyin reddedilmesi gerektiğine inanırlar. Tarihsel bilgi, tarihi dinleri kurduğu söylenen kişilerin doğaüstü karakterine ilişkin iddiaları geçersiz kıldığında; ·kutsal sayılan edebiyata atfedilen doğaüstü ilham lime lime edildiğinde; antropolojik ve psikolojik bilgi, dini inanç ve pratiklerin doğduğu insanca-pek-insanca kaynağı açığa çıkardığında, dini olan her şeyin de ortadan kalkmak zorunda olduğunu söylerler.
Bu iki karşıt grup arasında ortak bir fikir vardır: dini olanın doğaüstü ile özdeşleştirilmesi. Bu bölümlerde ortaya koyacağım soru, bu özdeşliğin dayanağı ve sonuçları ile nedeni ve değerine ilişkindir. Tartışmada, deneyimin dini evresinin doğasına ilişkin başka bir kavrayış geliştireceğim; onu, doğaüstü olandan ve onun hakkında geliştirilen şeylerden ayıran başka bir kavrayış. Bu türetmelerin bir engel olduğunu ve gerçekten dini olanın onlardan kurtarıldığında özgürlüğe kavuşacağına, ilk kez o zaman deneyimin dini yönünün kendi hesabına özgürce gelişebileceğini göstermeye çalışacağım.
Diğer iki farklı kamptan da saldırıya maruz kalan bu görüş, bugün inançlı olanlar üzerinde en büyük etkiye sahip olanlar da dahil geleneksel dinlere aykırıdır. Beyan edilen bu görüş, onlara, geleneksel dinlerin ve kurumların kurulduğu temeli ortadan kaldırarak dini unsurun can damarını kesmek gibi görünecektir. Diğer taraftan, almış olduğum konum ürkek, ortada bir konum gibi görünüyor, üzerinde hiç de düşünmeye değmeyecek bir uzlaşma ve taviz gibi görünüyor. Bu, sırf yumuşak huyluluktan gelen bir görüş, çocukluktaki telkinden kaynaklanan duygusal bir mahmurluk, hatta reddetme ve yalakalıktan kaçınma arzusunun bir tezahürü olarak kabul edilir.
Geliştireceğim kadarıyla ana görüşüm, din ile, -bir din ile- dini olan arasında farklılık, yani bir asal isimle gösterilebilecek bir şey ile bir sıfatla belirlenen deneyimin niteliği arasında farklılık olmasıdır. Dinin genel kabul görmüş, asli anlamıyla bir tanımını bulmak kolay değildir.
Ancak Oxford sözlüğünde bulduğum ifade şu şekildedir: “insanın, kendi kaderini kontrol ediyor olarak; itaat, saygı görme ve ibadet edilme hakkına sahip olarak görünmeyen yüce bir gücü tanıması.” Bu özel tanım, görünmeyen yüce gücün doğaüstü karakterinin onaylanmasında zikredilebilecek diğer tanımlara göre daha az açıktır. Bununla birlikte, kaynağını doğaüstüne duyulan inançla bağlantılı fikirlerden alan imalarla fazlasıyla doludur, bu da tarihî dinlerin belirleyici özelliğidir. İlkel denilenler de dahil olmak üzere dinler tarihine aşina olan birinin, bu tanımı bilinen çeşitli olgularla karşılaştırdığını ve bu karşılaştırma aracılığıyla tanımın tam olarak ne anlama geldiğini belirlemeye başladığını varsayalım. Sanırım, tanımın terimlerini çok düşük bir ortak paydaya indirgeyen ve böylece geriye çok az anlam bırakan üç olgu karşısında şaşırıp kalacaktır. Bu kişi, zikredilen ‘görünmeyen güçler’in birbirine uymayan çok sayıda tarzla kavranmış olduğuna dikkat edecektir. Farklılıklar ortadan kaldırıldığında görünmeyen ve güçlü bir şeye kuru bir atfın ötesinde hiçbir şey kalmaz. Bu şu şekillerde tasavvur edilir: Melanezyalıların müphem ve tanımlanmamış Mana’sı; ilkel Şintoizmin Kami’si; Afrikalıların fetişi; bazı insani özelliklere sahip olan, doğal yerleri ve canlı doğa güçlerini istila eden ruhlar; Budizmin nihai ve zati olmayan ilkesi; Yunan düşüncesinin hareket etmeyen hareket ettiricisi; Yunan ve Roma tapınaklarındaki Tanrılar ve yarı-tanrı kahramanlar; her şeye gücü yeten ve kendisine karşılık gelen kötülüğün gücüyle sınırlanmış, kişisel ve sevgi dolu Hristiyanlık Tanrısı; Müslümanlığın ihtiyari İradesi; deizmin yüce yasa koyucusu ve yargıcı. Bunlar, görülemez gücün tasavvur edildiği göze çarpan farklı tarzlardan sadece birkaçıdır.
İtaat ve saygının ifade edilme biçimlerinde daha büyük bir benzerlik yoktur. Dehşet verici bir güce, sevgiye ve bilgeliğe sahip bir Varlığa olduğu kadar, hayvanlara, hayaletlere, atalara tapınma, fallik tapınma vardır. Peruluların ve Azteklerin insan kurbanlarıyla; bazı Doğu dinlerinin cinsel alemleriyle; şeytan çıkarmalar ve abdest almalarla; lbrani peygamberin mütevazı ve tövbekar şuurunun sunusuyla, Yunan ve Roma kiliselerinin ayrıntılı ritüelleriyle saygı gösterilmiştir. Kurban bile tek tip olmamaktadır; Protestan mezheplerinde ve Müslümanlıkta oldukça yüceltilir. Var olduğu yerde her türlü biçimi almış ve çok çeşitli güçlere ve ruhlara yöneltilmiştir. Kefaret ve yatıştırma için ve özel ayrıcalıklar satın almak için kullanılmaktadır. Törenler her amaç için kullanılır.
Son olarak, başvurulan ve kullanılan ahlaki motivasyonlarda fark edilebilir bir birlik yoktur. Bu motivasyonlar şöyle farklılıklar gösterirler: sürekli işkence korkusu, cinsel eğlencenin bazen belirgin bir unsur olduğu devamlı mutluluk umudu; bedenin cezalandırılması ve aşırı çilecilik; fuhuş ve iffet; inanmayanları yok etmek için yapılan savaşlar; inanmayanları döndürmek veya cezalandırmak için infaz ve hayırsever gayretkeşlik; insanlar arasında adaletin hüküm sürmesi için kardeşçe sevgi ve istekle birlikte dayatılan dogmanın kölece kabulü.
Elbette, zengin bir kütüphanedeki ciltleri dolduran olguların pek azından bahsettim. Dinler tarihinin karanlık tarafına bakmayı sevmeyenler neden daha karanlık olguların gündeme getirilmesi gerektiğini sorabilir. Medeni insanın geçmişinde canavarlık ve batıl inancın var olduğunu ve bu unsurların hala bizimle birlikte olduğunu biliyoruz. Gerçekten de Hristiyanlığın en etkili biçimleri de dahil olmak üzere bazı dinler, insanın yüreğinin tamamen yozlaşmış olduğunu öğretmediler mi? Tüm alanıyla dinin seyri, zalimliklerinde ve şehvetlerinde utanç verici uygulamalarla ve alçaltılmış ve entelektüel olarak inanılmaz inançlarla nasıl işaretlenemez? Çok az bilgiye sahip olan ve güvenli bir bilme yöntemi olmayan, ilkel kurumlarla ve doğal güçleri pek az kontrol ederek sürekli bir korku durumunda yaşayan insanlarda bulduğumuzdan başka ne beklenebilirdi ki? Tarihi dinlerin, insanların içerisinde yaşadığı sosyal ve kültürel koşullarla ilişkili olduğunu memnuniyetle kabul ediyorum. Aslında, benim ilgilendiğim şey, geçmiş dinlerin kabına sığmayan özelliklerinden kurtulmaya dair bu yöntemin mantığını kullanmaktır. Şu anda hüküm süren bir dinde inançlar ve uygulamalar, bu mantıkla, kültürün mevcut durumuna görelidir. Geçmişte görünmeyen bir güç, insan kaderini etkileme şekli ve ona karşı alacağımız tutumlar konusunda çok fazla esneklik elde ettiyse, neden kavrayış ve eylemdeki değişikliğin artık sona erdiğini varsayalım? Geçmiş dinlerin uygunsuz yönlerinden kurtulmanın mantığı, bizi şu anda kabul edilen dinlerde ne kadar şeyin geçmişte kalmış kültürlerin kalıntıları olduğunu sorgulamaya zorluyor. Bizi, görünmeyen güçlere ilişkin hangi kavrayışın ve onlarla hangi ilişkilerimizin şimdinin en iyi başarıları ve özlemleriyle uyumlu olacağını sormaya yöneltiyor. Deneyimde aslen dini olan şey, kendisini tüm tarihi engellerden bağımsız olarak ifade etme fırsatına sahip olursa, hayalgücümüzle o görünmeyen şey, onun bizim üzerimizdeki kontrolünün şekli ve saygı ve itaatin tezahür edeceği yolların ne olacağına sorarak geçmişe sünger çekip yeniden başlamamızı talep ediyor. Böylece verilmiş olan tanımın unsurlarına geri dönüyoruz. Dinin evrenselliğini savunurken, görünmeyen güçlerle ve en büyük ahlaki içeriğe sahip bir dinin asil idealleriyle bağlantılı en vahşi ve aşağılanmış inanç ve uygulamalara eşit ölçüde uygulanan bir tanımı kabul etmeye iten nedir? ilgili iki nokta var. Bunlardan biri, çok farklı şekillerde insan kaderini kontrol ettikleri farz edilen ve çok farklı şekillerde itaat ve huşunun gösterildiği güçlere atfedilen doğanın üzerinden sessizce süzülürsek saygı ve ibadetin gerekli olduğu görünmeyen güçler kavramında korunmaya değer hiçbir şey kalmaz. Diğer nokta ise, ayırmaya, seçmeye ve görünmeyen güçler hakkında mevcut bazı düşünme biçimlerinin diğerlerinden daha iyi olduğunu; özgür ve onurlu bir insan tarafından gösterilen saygının, korkmuş insanlar tarafından keyfi bir güce sunulan köle itaatinden daha iyi olduğunu; insan kaderinin kontrolünün kaçık hayaletler veya salt kuvvet yerine bilge ve sevgi dolu bir ruh tarafından uygulandığına inanmamız gerektiğini söylemeye başladığımızda -seçmeye başladığımızı söylediğimde- henüz sona ermemiş bir yola girdik. Bizi daha ileriye davet eden bir noktaya geldik. Çünkü somut bir şekilde tek bir dinin var olmadığını kabule mecbur ediliyoruz. Sadece dinlerin ·çokluğu vardır. ‘Din’ kesinlikle ortak bir terimdir ve temsil ettiği ortaklık, mantık ders kitaplarında gösterilen türden bile değildir. Bir alayın veya meclisin birliğine değil, her türlü muhtelif toplulukların birliğine sahiptir. Dinin evrenselliğini kanıtlama girişimleri çok fazla ya da çok az şey kanıtlar. Hakkında herhangi bir şey bildiğimiz tüm halkların bir dini olduğu anlamında dinlerin evrensel olması muhtemeldir. Ancak dinler arasındaki farklar o kadar büyük ve şaşırtıcıdır ki, çıkarılabilecek herhangi bir ortak unsur anlamsızdır. Dinin evrensel olduğu fikri pek bir şey kanıtlamaz, çünkü Hristiyanlığın daha eski savunucuları, bir din hariç her dini sadece bir sahtekar olarak, temelde bir tür şeytan tapınması olarak ya da batıl bir uydurma olarak mahkum ederken bazı modern savunuculardan daha iyi bilgilendirilmiş görünüyor. Dinler arasında seçim, zorunludur; seçim gerekliliği, bu argümanda evrensellikten hiçbir güç bırakmaz. Dahası, seçim yoluna girer girmez, henüz genel olarak gerçekleşmemiş bir imkan hemen sunulur. Çünkü dinlerin etik ve ideal içeriğinin tarihi artışı, arınma sürecinin daha da ileriye taşınabileceğini öne sürer. Bu, deneyimdeki belirli değerlerin ve işlevlerin ayrılabileceği seçimin pek yakın olduğunu gösterir. Dini olan ile bir din arasındaki farktan bahsederken düşündüğüm şey bu imkandır.
Bir din önermiyorum, daha ziyade dini olarak adlandırılabilecek unsurların ve görüşlerin özgürleşmesini öneriyorum. Şu an için deneyimde dini olarak adlandırılabilecek ideal faktörlerin kendi doğalarında bulunmayan bir yükü, mevcut inançlar yükünü ve kendileriyle alakasız kurumsal pratikler yükünü üstlendiği anda ister Sioux Kızılderelilerinin dini ister Yahudilik ister Hristiyanlık olsun bir dinimiz var.
Demek istediğim şeyi, modern yaşamdan ortak bir fenomenle açıklayabilirim. Herhangi bir dini kabul etmeyen bir kişinin dinsiz bir kişi olarak gösterildiği yaygın bir şekilde kabul edilir. Yine de dindeki mevcut bunalımın tarihi yüklerin ağırlığından dolayı dini deneyim niteliğinin fark edilmesini ve entelektüel ya da ahlaki ifade bulmasını engelleyen mevcut koşullar olgusuyla yakından bağlantılı olduğu düşünülebilir. Durumun böyle olduğuna inanıyorum. Şuna inanıyorum: Pek çok kişi bir din olarak var olan şeyden bu dinin zihinsel ve ahlaki çıkarımları tarafından öylesine itilir ki kendi içlerinde, olgunlaşsalar hakikaten dini olacak tutumların farkında bile değillerdir. Bu görüşün, asal isim olarak kullanılan ‘din’ kelimesi ile sıfat yapısındaki ‘dini’ kelimesi arasındaki ayrımla kastettiğim şeyi açıklamaya yardımcı olabileceğini umuyorum.
Biraz daha açık olmak gerekirse, bir din (genel anlamda din diye bir şey olmadığını az önce söylemiştim) her zaman gevşek veya sıkı bir tür kurumsal organizasyona sahip özel bir inançlar ve pratikler gövdesi demektir. Buna karşılık, ‘dini’ sıfatı, kurumsal ya da bir inanç sistemi olarak tanımlanabilir bir kendilik açısından hiçbir şeye işaret etmez. İnsanın şu şu tarihi dine veya mevcut kiliseye işaret edebileceği gibi özel olarak işaret edebileceği hiçbir şeyi göstermez. Çünkü kendi başına var olabilecek ya da belirli ve ayırt edici bir varoluş biçiminde organize edilebilecek hiçbir şeyi ifade etmez. Bu, her nesneye ve her önerilen amaca veya ideale yönelik alınabilecek tutumlara işaret eder. Bununla birlikte, şimdi yapılan ayrımın farkına varılmasının, dini niteliği şimdi onu boğan ya da sınırlayan yüklerden kurtarmak için işleyeceğine dair iddiamı geliştirmeden önce, bazı açılardan aldığım konuma sözel olarak benzeyen, ama aslında ondan ayrılmış bütün bir dünya olan bir konumdan söz etmeliyim. Şu anda artık özellikle liberal çevrelerde, belirli inançların otantikliğinin ve belirli dua ve ibadet biçimleri gibi belirli uygulamaların arzu edilirliğinin onaylanması olarak dini deneyimden çok söz edilmektedir. Hatta dini deneyimin dinin kendisinin nihai temeli olduğu iddia edilmektedir. Bu konumla benim aldığım konum arasındaki uçurum, şimdi göstermek istediğim şeydir. Bizatihi dini olan belirli bir deneyim türü olduğu fikrini savunanlar, bu olguyla ondan estetik, bilimsel, ahlaki, politik deneyimden, dostluk ve arkadaşlık olarak deneyimden ayrılmış bir tür deneyim olarak özel bir şey çıkarıyorlar. Ancak bir deneyim niteliği olarak ‘dini’, tüm bu deneyimlere ait olabilecek bir şeyi ifade eder. O, kendi başına var olabilen bir tür deneyimin kutupsal karşıtıdır. Bu farklı türden deneyim kavramının, özel bir tür nesneye olan inancı doğrulamak ve ayrıca özel bir tür pratiği gerekçelendirmek için kullanıldığı fark edildiğinde, bu ayrım açıkça ortaya çıkar. Çünkü Tanrı’nın varlığını ispatlayan eski ‘kanıtlar’dan; ontolojik, kozmolojik ve teleolojik adıyla bilinen kanıtlardan tatmin olmayan pek çok dindar var. Tatminsizliğin nedeni, belki de Kant’ın bu iddia edilen kanıtların yetersizliğini göstermek için kullandığı argümanlardan ziyade, bunların eylemde dine herhangi bir destek sunamayacak kadar biçimsel oldukları duygusunun giderek artmasıdır. Her halükarda bu tatminsizlik vardır. Dahası, bu dindarlar, diğer alanlardaki deneysel yöntemin yükselişinden etkilenirler. Dolayısıyla, onların da en az herkes kadar iyi -hatta bizzat bilim insanları kadar iyi- deneyci olduklarını doğrulamaları gerekmesinden daha doğal ve uygun ne olabilir? Bilim insanlarının belirli türdeki nesnelerin varlığını kanıtlamak için belirli deneyim türlerine güvendiği gibi, dindarlar da din nesnesinin, özellikle de yüce nesne olan Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için belirli türden bir deneyime güvenirler.
Bu noktada tartışma, bu akıl yürütme tipinin özel bir örneği verilerek daha belirgin bir hale getirilebilir. Bir yazar [Sherwood Eddy] şöyle der: Fazla çalışmaktan tükendim ve kısa süre sonra sinirlerim bozulmaya başladı. Uzun ve uykusuz bir gecenin ardından bir sabah . . . sürekli olarak kendime yaklaşmayı bırakıp Tanrı’ya yaklaşmaya karar verdim. Her gün hayatımı nihai kaynağına bağlayabileceğim, Tanrı’da yaşadığım, hareket ettiğim ve varlığıma sahip olduğum bilincini yeniden kazanabileceğim sakin bir zaman ayırmaya karar verdim. Bu, otuz yıl önceydi. O zamandan beri tam anlamıyla bir saat bile kötülüğe veya umutsuzluğa kapılmadım. Bu, etkileyici bir kayıttır. Ne bunun otantikliğinden ne de ilgili deneyiminin otantikliğinden şüphe duyuyorum. Bu, deneyimin dini yönünü göstermektedir. Ancak, bu niteliğin belirli bir dinin ilave yükünü taşımak için kullanımını da göstermektedir. Hristiyan dininde yetiştirildiği için bunun öznesi, bunu o dinin kişisel Tanrı özelliğine göre yorumlar.Taocular, Budistler, Müslümanlar, her türlü doğaüstü etkiyi ve gücü reddedenler de dahil olmak üzere dinsiz kişiler, etkileri açısından benzer deneyimler yaşamaktadırlar. Yine, pasaj hakkında yorum yapan başka bir yazar şöyle diyor: “Din uzmanı, bu Tanrı’nın var olduğundan spekülatif düşüncenin kozmolojik Tanrı’sının ya da ahlaki iyimserliğin geçerliliğine dahil olan İsa gibi Tanrı’nın varlığından emin olduğundan daha fazla emin olabilir” ve “bu tür deneyimler,” diyerek şöyle devam eder, “insanın gerçekleştirebileceği belirli koşullarda günaha karşı zafer kazandıran kurtarıcı Tanrı’nın, bu gücün var olan, erişilebilir ve bilimsel olarak bilinebilir bir gerçeklik olduğu anlamına gelir.” Ancak bu etkiyi yaratan her türden koşul, ‘Tanrı’ olarak adlandırılırsa, bu çıkarımın geçerli olacağı açık olmalıdır. Ancak çoğu okuyucu bu çıkarımın, belirli bir Varlığın, Hristiyan dininde ‘Tanrı’ olarak adlandırılan Varlığın, deneysel bilirninkine benzer bir yöntemle kanıtlandığı anlamına geldiğini kabul edecektir. Gerçekte, ‘kanıtlanmış’ olduğu söylenebilecek tek şey, yaşamda beraberinde bir güven ve barış hissi getiren bir uyum, bir yönelim sağlamak için işleyen bir koşullar kompleksinin varlığıdır. Bu koşullar kompleksine verilen özel yorum, deneyimin kendisinde içkin değildir. Bu, belirli bir kişinin aşılandığı kültürden türetilmiştir. Kaderci ona bir isim verecek; Hristiyan bilim insanı bir başka isim ve bütün doğaüstü varlıkları reddeden biri yine bir diğer ismi verecektir. Deneyimin yorumlanmasında belirleyici faktör, bir kişinin içinde bulunduğu belirli dogmatik aygıttır. Önceki öğretiyle bağlantılı duygusal tortu, bütün durumu istila eder. Deneyime hemen öyle tuhaf şekilde kutsal bir değer katabilir ki, onun nedenselliğine dair tüm soruşturma engellenir. İstikrarlı sonuç o kadar paha biçilmezdir ki, anfta bulunulduğu neden, genellikle meydana gelen şeyin yeniden çoğalnlmasından ve· derin bir duygusal nitelik kazanmış bir isimden başka bir şey değildir. Bu tartışmanın amacı, sonucun gerçekliğini ya da yaşamdakiönemini inkar etmek değildir. Rastlantısal olmasının dışında bu, olayın salt natüralist bir açıklamasının imkanına işaret etmek değildir. Amacım, dini deneyim zaten kendine özgü bir şey olarak bir kenara bırakıldığında ne olacağını göstermektir. Betimlenen deneyimdeki gerçek· dini nitelik, üretilen etkidir, yaşamda ve koşullarında daha iyi uyumdur, onun üretim tarzı ve nedeni değildir. Deneyimin işleyiş şekli, işlevi, dini değerini belirler. Yeniden yönelim gerçekten meydana gelirse, bu ve ona eşlik eden güvenlik ve istikrar duygusu, kendi başlarına güçlerdir. Farklı kişilerde çok çeşidi şekillerde gerçekleşir. Bazen bir nedene bağlılıkla; bazen yeni bir perspektif açan bir şiir pasajıyla; -zamanında ateist olarak kabul edilen- Spinoza’da olduğu gibi bazen felsefi düşünüm yoluyla ortaya çıkar. Yaşamın içinde ve yaşam süreçlerine yaptıklarından dolayı dini bir güce sahip olma deneyimi ile ayrı türden bir şey olarak dini deneyim arasındaki fark, bana önceki bir ifadeye atıfta bulunma fırsatı veriyor. Bu işlev, belirli tipte inanç ve uygulamalara bağımlılıktan, bir dini oluşturan unsurlardan özgürleşmeyle kurtarılırsa, birçok kişi hayatta daha iyi, daha derin ve kalıcı bir uyum sağlama gücüne sahip deneyimlerin, genel olarak varsayıldığı gibi çok nadir ve seyrek olmadığını görürdü. Bunlar, çoğu önemli yaşam anlarıyla bağlantılı olarak sık sık meydana gelirler. Görünmez güçler fikri, doğa ve insan birlikteliğinin tüm koşullarının anlamını üstlenirdi; bu koşullar insanın, her zamanki depresif karakterini yitirecek kadar kötülük ve umutsuzluk dönemlerinin üstesinden gelmesini sağlayan değerler hissini destekler ve derinleştirir. Pek çok akıl için, dini olanın bir dinden çıkarılmasının kolayca gerçekleşeceğini sanmıyorum. Özellikle duygusal olarak yüklendiğinde gelenek ve görenek, varlığımızla bütünleşen alışkanlıkların bir parçasıdır. Ancak transfer imkanı, onun gerçekliği ile tanıtlanır.
Öyleyse şimdilik ‘dini’ terimini bir kenara bırakalım ve yaşam süreçlerine derin ve kalıcı destek veren tutumların neler olduğunu soralım. Örneğin kullandığım ‘uyum’ ve ‘yönelim’ kelimeleri ne ifade ediyorlar? ‘Uyma’, ‘uyarlama’ ve ‘uyum’ kelimeleri sıklıkla eşanlamlı olarak kullanılırken, açık seçik düşünce adına o kadar farklı tutumlar mevcuttur ki, onların ayırt edilmesi gerekir. Karşılaştığımız, değiştirilmesi mümkün olmayan koşullar var. Eğer bunlar özel ve sınırlılarsa, kendi özel tutumlarımızı onlara göre değiştiririz. Bu yüzden havadaki değişikliklere uyarız, müracaat edeceğimiz hiçbir kaynak yoksa bütçe değişikliklerine uyarız. Dış koşullar süregiderken kanıksamış, alışmış veya sürecin sıkça adlandırıldığı gibi şartlanmış hile geliriz. Uyma olarak adlandırmak istediğim bu tutumun iki temel özelliği, tüm benliği değil, belirli davranış biçimlerini etkilemesi ve bu sürecin esas olarak pasif olmasıdır. Bununla birlikte, genelleşebilir ve sonra kaderci bir boyun eğiş veya teslimiyet haline gelebilir. Ayrıca çevreye karşı özel ama daha aktif olan başka tavırlar vardır. Koşullara karşı tepki veriyoruz, onları isteklerimizi ve taleplerimizi karşılamak için değiştirmeye çabalıyoruz. Yabancı dildeki tiyatrolar, Amerikan seyircisinin ihtiyaçlarını karşılamak için ‘uyarlanır’. Bir ev, hane halkının değişen koşullarına uyacak şekilde yeniden inşa edilir; telefon, uzaktan hızlı iletişim talebini karşılamak için icat edilmiştir; kuru topraklar sulanır, böylece bol miktarda ürün elde edilebilir. Kendimizi koşullara uyacak hale getirmek yerine koşulları değiştiriyoruz, böylece onlar bizim isteklerimize ve amaçlarımıza uyduruluyor. Bu süreç, ‘uyarlama’ olarak adlandırılabilir. Şu an bu süreçlerin her ikisi de sık sık daha genel adıyla uyum olarak adlandırılır. Ancak, yaşadığımız dünyayla ilgili olarak kendi içimizde çok daha kapsayıcı ve çok köklü değişiklikler de vardır. Onlar çevremizin şu şu koşuluyla ilişkili şu şu isteğiyle ilgili değildir, bütünlüğü içinde varlığımızla alakalıdır. Kapsamları nedeniyle, kendimize dair bu değişiklik kalıcıdır. içsel ve dışsal koşulların herhangi bir değişikliğiyle devam eder. Varlığımızın çeşitli unsurlarının, bizi çevreleyen özel koşullardaki değişikliklere rağmen, düzenlenmesi ve uydurulması vardır, öyle ki, bu koşullar da bizimle bağlantılı olarak tertiplenip yerleştirilir. Bu tutum, bir teslimiyet işareti içerir. Ama bu istençlidir, dışsal bir zorlama yoktur; istençli olarak, talihin sillelerine sarsılmadan tahammül etmek için sadece Stoacı bir çözümden daha fazlasıdır. Stoacı tutumdan daha dışa dönük, uygun ve hoşnuttur ve önceki tutuma göre daha aktiftir. Buna istençli derken, bunun belirli bir teslimiyete veya isteme bağlı olduğu kastedilmez. Bu iradede herhangi bir özel değişim değil, varlığımızın organik bütünlüğü .olarak kavranacak bir irade değişikliğidir. Bu, dinlerin kapsamlı ve kalıcı tutum değişikliğini gerçekleştirdiği iddiasıdır. ifadeyi tersine çevirmek ve bu değişiklik ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin kesinlikle dini bir tutum olduğunu söylemek isterim. Onu meydana getiren bir din değildir, sebep ne olursa olsun ve her ne şekilde olursa olsun ortaya çıktığında, dini bir bakış açısı ve işlev vardır. Daha önce de söylediğim gibi, gelişen dogmatik veya entelektüel aygıt ve kurumsal birikimler, tam anlamıyla, bu tür deneyimlerin içsel niteliğine karşı dışsaldır. Çünkü bunlar, bireylerin aşılandığı kültürel geleneklerin meseleleridir. Bay Santayana, şiirde ifade edildiği gibi, deneyimin dini niteliğini hayalgücüyle ilişkilendirmiştir:
Din ve şiir esasen özdeştir ve yalnızca pratik meselelere bağlanma biçiminde farklılık gösterir. Şiir hayata müdahale ettiğinde. din olarak adlandırılır ve sadece yaşamı izlediğinde din, şiirden başka bir şey olarak görülmez. 1 Müdahale etmek ve izlemek arasındaki fark, ortaya konan kimlik kadar önemlidir. Hayalgücü yaşamla oynayabilir ya da derinlemesine yaşama girebilir. Bay Santayana’nın dediği gibi, “Şiirin evrensel ve ahlaki bir işlevi vardır,” çünkü “onun en yüksek giicü, yaşamın idealleri ve amaçlarıyla bağlantısında bulunur. ” Müdahale etmesi dışında, “kaba olgular sindirilene ve insani dürtülerde somutlaşan tüm disiplin, toplumdaki ideal yapıların, dinin ve sanatın sağlam temeli olan hayalgücünün yaratıcı hareketinin başlangıç noktası olana kadar tüm gözlemler kaba olguların gözlemlenmesidir, tüm disiplin salt baskıdır. “2 Bay Santayana’nın bu keskin kavrayışı üzerine bir yorum yapabilirsem, sadece izleyen hayalgücü ile müdahale eden hayalgücü arasındaki farkın, varlığımızın tüm unsurlarına tamamen nüfuz eden hayalgücü ile sadece özel ve kısmi faktörlerle iç içe geçmiş hayalgücü arasındaki fark olduğunu söyleyebilirim. Aslında salt gerçekler adına acımasız gerçekler gözlenmez, tıpkı baskının olduğu yerde disiplinin olmaması gibi. Olgular genellikle bazı pratik amaç ve hedeflere göndermede bulunularak gözlemlenir ve bu amaç yalnızca hayalgücüne dayalı olarak sunulur. En baskıcı disiplinin, en azından ideal bir niteliğe atfedilen görünür bir amacı vardır; aksi halde tamamen sadisttir. Ancak bu tür gözlem ve disiplin durumlarında hayalgücü sınırlı ve kısmidir. Çok uzağa gitmez; derinlemesine ve enlemesine nüfuz etmez. Hayalgücü ile benliğin uyumlaştırılması arasındaki bağlantı, genelde düşünüldüğünden daha yakındır. ister tüm kişisel varlık ister dünya olsun, bir bütün fikri, gerçek bir fikir değil, hayalgücüne dayalı bir fikirdir. Gözlem ve düşüncemizin sınırlı dünyası, ancak hayalgücüne dayalı genişleme yoluyla Evren olur. Bilgiyle anlaşılamaz veya derinlemesine düşünülerek fark edilemez. Ne gözlem ne düşünce ne de pratik faaliyet, bir bütün olarak adlandırılan benliğin tam birleştirilmesini elde edemez. Bütün benlik bir idealdir, hayalgücüne dayalı bir tasarımdır. Bu nedenle, benliğin (benliğin bağlı olduğu koşulların toplamının bir adı olarak) Evren ile bütünüyle ve köklü bir uyumu fikri yalnızca hayalgücü yoluyla işler; bu durum, benliğin bu oluşumunun özel bir istem veya karar eylemi anlamında istençli olmamasının bir nedenidir. Bir .’uyum’, iradeye sahiptir iradenin hızlı sonucu değildir. Dindarlar, bunu bilinçli tasarlama ve amacın ötesindeki kaynaklardan gelen bir akış olarak düşünmekte haklıdırlar; bu olgu, psikolojik olarak, neden onun genellikle doğaüstü bir kaynağa atfedildiğini ve belki de William James’in bu konuda bilinçdışı faktörlere atıfta bulunmasına biraz ışık tuttuğunu açıklamaya yardımcı olur. Yaptığı, ıstırap duyduğu ve başardığı şeylerin bitmek bilmeyen akışı boyunca benliğin birleştirilmesinin kendi açısından gerçekleştirilemeyeceğini kaydetmek uygun olur. Benlik her zaman kendisinin ötesindeki bir şeye yöneliktir ve bu nedenle kendisinin birleştirilmesi, dünyanın değişen sahnelerinin Evren dediğimiz o hayalgücüne dayalı bütünlükle bütünleşmesi fikrine bağlıdır. Hayalgücünün deneyimdeki ideal unsurlarla yakın bağlantısı genellikle kabul edilir. İmanla bağlantısı açısından durum böyle değildir. lman, bilginin, görmenin ikamesi olarak kabul edilir. Hristiyan dininde görülmeyen şeylerin kanıtı olarak tanımlanır. Bunun anlamı, imanın, sonlu ve hatalı doğamızın sınırlamaları nedeniyle şimdi görünmez olan şeylerin bir tür öngörüsel görümü olduğudur. Bilginin ikamesi olduğu için, imanın materyali ve nesnesi nitelik olarak zihinseldir. John Locke’un konuyu özetlediği gibi, iman “önerme sahibinin itibarına dayanarak . önermeye razı olmak”tır.3 Öyleyse, bir önermeler grubuna, bunların doğaüstü yazarının itibarına dayanarak dini iman duyulur, akıl böylesi bir itibar vermenin makul olduğunu tanıtlamak için ortaya çıkar. Zorunlu olarak, sonuçta, inancın bağlandığı ve rızanın gösterildiği önermelerin içeriğini organize bir biçimde açıklığa kavuşturmak için teolojilerin veya sistematik önerme gruplarının gelişimi ortaya çıkar. Bu bakış açısına göre, dinin zorunlu olarak bir teolojiyi ima ettiğini düşünenler haklıdır. Ancak inanç veya imanın aynı zamanda ahlaki ve pratik bir önemi vardır. Eski teologlara göre şeytanlar bile inanır ve titrer. Bu nedenle, ‘spekülatif’ veya entelektüel inanç ile imanı ‘gerekçelendirmek’ adı verilen eylem arasında ayrım yapıldı. Herhangi bir teolojik bağlamdan ayrı olarak, amaç davranıştan üstün olmalıdır inancı ile bir nesnenin veya varlığın akıl için bir hakikat olarak var olduğuna dair inanç arasında bir fark vardır. Ahlaki anlamda kanaat, aktif doğamızda ideal bir amaç tarafından fethedilmeyi, mağlup edilmeyi ifade eder; arzularımız ve amaçlarımız üzerindeki haklı iddiasının kabul edildiğini gösterir. Böyle bir kabul esasen zihinsel değil, pratiktir. Mümkün herhangi bir gözlemciye sunulabilecek kanıtların ötesine geçer. Genellikle uzun ve zahmetli olan düşünüm, kanaate varmada rol oynayabilir, ancak entelektüel rızayı haklı çıkarabilecek kanıtların keşfinde düşüncenin önemi tüketilemez. Bir idealin seçim ve davranış üzerindeki otoritesi, bir olgunun, akla karşı güvence altına alınan hakikatin, o hakikati ortaya atanın statüsünün değil, bir idealin otoritesidir. Böyle bir ahlaki iman kolay değil. Eskiden, İnsanoğlu yeryüzüne geldiğinde orada imanı bulup bulmadığı soruluyordu.
Ahlaki iman, amacının ideal olmadığını ve üzerimizdeki iddiasının öncelikle ahlaki ya da pratik olmadığını kanıtlamayı amaçlayan her türlü argümanla desteklenmiştir, çünkü söz konusu ideal zaten var olan şeylerin çerçevesi içine gömülüdür. İdealin zaten var olan şeylerin özündeki nihai gerçeklik olduğu ve yalnızca hislerimizin veya doğamızın yozlaşmasının, onun önceki varoluşsal varlığını kavramamızı engellediği ileri sürülür. Diyelim ki, adalet ahlaki bir idealden daha fazlasıdır, çünkü aslında var olan dünyanın yapısına gömülüdür gibi bir fikirden yola çıkarak,insanlar ideallerin idealler olarak değil, önceden var olan gerçeklikler olarak gerçek olduğunu kanıtlamak için geniş entelektüel planlar, felsefeler: ve teolojiler inşa etmeye devam etmektedirler. Ahlaki gerçeklikleri akli rıza meselelerine dönüştürürken, ahlaki iman eksikliğini ortaya çıkardıklarını göremediler. Gücümüzde olduğu kadarınca bir şeyin var olması gerektiğine dair iman, o şeyin zaten var olduğuna dair entelektüel inanca dönüşür. Fiziksel varoluş bu beyanı doğrulamadığında, fiziksel olan ustalıkla metafizik olana dönüşür. Bu şekilde, ahlaki iman, doğaüstü ile ilgili entelektüel inançlara çözülmez biçimde bağlanmıştır.
Ahlaki imanın ve eylemin amaçlarını entelektüel bir itikadın kurallarına dönüştürme eğilimi, psikologların çok iyi farkında oldukları bir eğilimle daha da ileriye götürülmüştür. Böylece şevkle sahip olmayı arzuladığımız şeye zaten sahip olduğumuza inanma eğilimindeyiz. Arzu, entelektüel inançlar üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Dahası, koşullar arzu nesnelerimizin gerçekleştirilmesine ters olduğunda -ve önemli idealler söz konusu olduğunda son derece ters olurlar- her şeyden önce bunların var olan şeyin nihai yapısında zaten somutlaştıklarını ve tersi görünüşlerin yalnızca görünüşler olduğunu varsaymak kolay bir çıkış yoludur. Öyleyse, hayalgücü izleyip müdahale etme sorumluluğundan kurtulur. Zayıf doğalar, güçlü olanların fanatizme yaptığı gibi, hayalleri bir sığınak olarak alır. Zayıf olanlar muhalefet edenlerin yasını tutar, güçlü olanlar onları zorla dönüştürür. Söylenenler, ideal amaçlara olan tüm ahlaki imanın, bu nedenle dini nitelikte olduğu anlamına gelmez. Dini olan, ancak ahlaki kanaatin amaçları, sırf yoğun olmakla kalmayıp, aynı zamanda benliği birleştirecek kadar kapsayıcı amaçlar tarafından harekete geçirilip desteklenen duygular uyandırdığında ‘duygu tarafından etkilenen ahlak’tır. Hem benlik hem de kapsayıcı bir benliğin bağlı olduğu ‘evren’ ile ilişkili olarak amacın kapsayıcılığı zorunludur. En iyi otoritelere göre, ‘din’ [religion] ait olmak veya bağlı olmak anlamına gelen bir kökten gelir. Başlangıçta, ‘belirli bir yaşam tarzına yeminlerle bağlı olmak’ anlamına geliyordu; les religieux, ‘belirli yeminler etmiş rahipler ve rahibeler’ demekti.
Dini tutum, hayalgücü yoluyla genel bir tutuma bağlanan bir şeyi ifade eder. Dahası, bu kapsamlı tutum, her zamanki anlamıyla ‘ahlaki olan’ın gösterdiği her şeyden çok daha geniştir. Bu tutumun niteliği sanatta, bilimde ve iyi vatandaşlıkta sergilenir. Öne sürülen bu kavrayışı daha önce zikredilen tanımın terimlerine uygularsak, bu terimler yeni bir anlam kazanır. Kaderimizi kontrol eden görünmeyen bir güç, bir idealin gücü olur. Tüm imkanlar, imkan olarak, karakter açısından idealdir. Sanatçı, bilim insanı, yurttaş, ebeveyn, çağrılarının ruhuyla harekete geçtikleri sürece, görünmeyen tarafından kontrol edilir. Çünkü daha iyiye yönelik tüm çaba, gerçek olana bağlılık tarafından değil, mümkün olana iman tarafından harekete geçirilir. Bu iman, harekete geçirici gücü için, uğruna çalışılan şeylerin kesinlikle üstün gelmesi ve somut bir varoluşa ulaşması gerektiği entelektüel güvenceye veya inanca bağlı değildir. Nesnenin tutumumuzu ve davranışımızı belirleme yetkisi için, nesneye verilen, mensubiyetimizi ve bağlılığımızı iddia etme hakkı, idealin içkin doğasına dayanır. En iyi çabamızın sonucu bizimle birlikte değildir. İdealizmin tüm entelektüel planlarının özünde var olan kusur, bu planların eylem idealizmini, önceki gerçeklik hakkında bir inançlar sistemine dönüştürmeleridir. Bu gerçekliğe atfedilen karakter, gözlem ve düşünümün sevk edip desteklediği şeyden o kadar farklıdır, ki bu planlar kaçınılmaz olarak doğaüstü ile ittifaka doğru kayar.
Yüksek ideal nitelikle işaretlenen tüm dinler, varoluşun bölük pörçük ve değişen kısımlarını inceleme korusunda dinin gücünden yararlanmıştır. Burada da bu sıradan bildirimi tersine çevirip gerçek perspektifi getiren şeyin dini olduğunu, dinin gerçek perspektifi getiren şey olmadığını söylememiz gerekir. Kontrolümüz dışındaki güçlere bağımlılığımızdan (tanımın birinci unsuruna atıfta bulunularak) hiç şüphe edilemez. llkel insan bu güçler karşısında o kadar acizdi ki, özellikle elverişsiz bir doğal ortamda, korku baskın bir tutum haline geldi ve eskilerin dediği gibi, korku tanrıları yarattı.
Kontrol mekanizmalarının artışı ile korku unsuru, göreceli olarak azaldı. Hatta bazı iyimser ruhlar, etrafımızdaki güçlerin esasen iyi huylu olduğu sonucuna bile vardılar. Fakat ister bireye ister topluluğa ait olsun her kriz, insana uyguladığı kontrolün istikrarsız ve eksik doğasını hatırlatır. insan, bireysel ve kolektif olarak elinden gelenin en iyisini yaptığında, Kader ve Talih fikirleri, Şans ve ilahi Takdir fikirlerinin farklı zamanlarda ve yerlerde ortaya çıkmasına neden olan koşullar varlığını sürdürüyor. insanın doğal ve toplumsal güçlerini insani amaçlara yöneltme çabası kapasitesinde ısrar etmek insanlığın bir parçasıdır. Ancak, bu tür çabaların her şeye güç yetirdiğine dair niteliksiz mutlakçı ifadeler, akıllı cesaretten ziyade egoizmi yansıtır. insan kaderinin insan kontrolünün ötesindeki güçlerle bu kadar iç içe geçmiş olması olgusu, bağımlılığın ve beraberindeki alçakgönüllülüğün geleneksel doktrinler tarafından öngörülen belirli kanalı bulmak zorunda olduğu varsayımını gereksiz kılar. Özellikle önemli olan, bağunlılık hissinin aldığı biçimdir. Korku, hiç kimsenin hayatında istikrarlı bir bakış açısı sağlamadı. Dağıtıcı ve gerileticidir. Çoğu din aslında kefaret ve yatıştırma törenlerine birleşme ayinleri eklemiştir. Çünkü bağımlılığımız, uğratıldığımız yenilgileri olduğu kadar taahhütlerimizi ve özlemlerimizi destekleyen çevre ile ilişkilerimizde de kendini gösterir. Esasen dinsiz tavır, insanın başarısını ve amacını, fiziksel doğa ve arkadaşlarının dünyasından soyutlanmış insana atfeden tutumdur.
Başarılarımız doğanın iş birliğine bağlıdır. insan doğasının haysiyet hissi, daha büyük bir bütünün iş birliği yapan bir parçası olarak insan doğası hissine dayandığında, huşu ve saygı hissi kadar dinidir. Doğal dindarlık, ne doğal olaylarda kaderci bir kabullenme ne de dünyanın romantik idealleştirilmesidir. Parçası olduğumuz bütün olarak doğaya dair adil bir hisse dayanabilirken, aynı zamanda zeka ve amaç tarafından işaretlenen, koşulları insanca arzu edilir olanla daha uyumlu hale getirmek için onların yardımı ile çaba gösterme kapasitesine sahip parçalar olduğumuzu da kabul eder. Böyle bir dindarlık, yaşamda adil bir perspektifin içkin bir bileşenidir.
Anlama ve bilgi de nitelik olarak dini bir perspektife girer. Yönlendirilmiş iş birlikçi insan çabası yoluyla hakikatin
sürekli açığa çıkarılmasına duyulan iman, nitelik olarak, tamamlanmış bir vahiy imanından daha dinidir. Elbette artık vahyin sona erme anlamında tamamlanmadığını savunmak olağandır. Ancak dinler, temel çerçevenin en azından önemli ahlaki özelliklerine yerleştiğini ve sunulan yeni unsurların bu çerçeveye uygunluk ile değerlendirilmesi gerektiğini savunurlar. Bir din için bazı sabit dogmatik aygıtlar gereklidir. Ancak sürekli ve titiz soruşturma imkanlarına iman, hakikate erişimi herhangi bir kanal veya şey şemasıyla sınırlamaz.
Öncelikle hakikatin evrensel olduğunu söylemez ve sonra ona giden tek bir yol olduğunu eklemez. Güvence için herhangi bir dogmaya veya doktrin kuralına tabi olmaya bağımlı değildir. Kendilerini ilerletip geliştirerek işleyen zekayı tanımlayan bilimsel yöntemlerin dünyanın gizemlerine daha da itilmesi koşuluyla, insan ve çevresi arasındaki doğal etkileşimlerin daha fazla zeka doğuracağına ve daha fazla bilgi üreteceğine güvenir. Zekaya olan inancın nitelik olarak dini hale gelmesi gibi bir şey var; belki de bazı dindarların bir güç olarak zekanın imkanlarını küçümseme çabalarını açıklayan bir olgu. Tehlikeli bir rakip oldukları için böyle bir inanç besliyorlar.
Daha önce bahsedildiği gibi bu tür ideallere bağlılıktan bilinçli olarak esinlenen yaşamlar, işlevsel olarak dini bir şevk uyandıran bu kapsamlılık ve yoğunluk ölçüsüne nispeten hala az bulunur. Ancak bu tür ideallerin ve onların ilham verdiği eylemlerin yetersizliği sonucunu çıkarmadan önce, en azından mevcut durumun ne kadarının, deneyimin dini faktörlerinin doğaüstü kanallara sürüklenmiş ·ve bu nedenle alakasız yüklerle dolmuş olması olgusundan kaynaklandığını kendimize sormalıyız. İnsanlığın ortak ve doğal ilişkilerinden ayrı olan bir inançlar ve pratikler gövdesi, etkili olduğu ölçüde, bu tür ilişkilerde içkin olan imkanların gücünü zayıflatıp yok etmelidir. Burada, dini olanın dinden özgürleşmesinin bir yönü bulunur.
Engellere karşı ideal bir amaç uğruna ve kişisel kayıp tehditlerine rağmen genel ve kalıcı değerine kanaatten dolayı sürdürülen her faaliyet, nitelik olarak dinidir. Sanatçı, hayırsever, yurttaş, hayatın en mütevazı yollarındaki erkek ve kadın pek çok kişi, küstahlık ve gösteriş yapmadan, kendilerinin ve varoluş koşullarıyla ilişkilerinin böyle bir birleşimini başarmıştır. Ruhları ve ilhamları daha büyük kitlelere yayılmaya devam ediyor. Dinler ve din hakkında sert görünen şeyler söylediysem, bunları, kesinlikle şuna inandığım için söyledim: Dinlerin idealler ve doğaüstü araçlar tekeline sahip olduğu iddiası, ayrıca öne sürüldüğü gibi, tek başına, doğal deneyimde mevcut belirgin dini değerlerin fark edilmesini engeller. Başka bir neden olmasa bile bu nedenle, ‘dini’ sıfatını kullanma sıklığım, herhangi birini, dinler olarak söylenen şeylere yönelik gizli bir özür şeklinde yanlış düşünmeye sevk ettiyse özür dilemeliyim. Benim anladığım şekliyle dini değerler ile dinler arasındaki karşıtlık birleştirilmemelidir. Sırf bu değerlerin salıverilmesi çok önemli olduğu için, dinlerin itikatları ve kültleri ile özdeşleşmeleri ortadan kaldırılmalıdır.
1 George Santayana, Interpretations of Poetry and Religion, Ônsöz. (Yay. Haz.)
2 Santayana, aynı yer. (Yay. Haz.)
3- John Locke, insanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme, Kitap 4, Bölüm 18
Çevirenler: Mukadder Erkan, Ayşe Eroğlu
_____________________________________
John Dewey
(20 Ekim 1859 – 1 Haziran 1952), aletçilik olarak bilinen felsefe akımının kurucusu Amerikalı filozof ve eğitim kuramcısı. Charles Sanders Peirce ve William James’ın görüşlerinin bir sentezini yapmış olan Dewey, pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz kuramı olarak geliştirmiştir.
Hayatı boyunca felsefe üzerine çalışmış olsa da yazdıkları psikolojide, pedagojide ve sosyolojide önemli yer tutmaktadır. Türk eğitim sistemi hakkında rapor yazmıştır, rapor 1939 yılında yayınlanmıştır. Türkiyedeki eğitim sistemi üzerinde önemli etkileri olmuştur.

