İslam ve Batı Düşüncesi Arasındaki Bağ Üzerine

0
timthumb-768x427

Bugün İslam ile Batı arasındaki ilişkiden bahsediyoruz, ama bu, hepimizin bildiği gibi bir dini bir coğrafi bölgeye yerleştirdiğiniz asimetrik bir ilişkidir.

Ancak bu, hem Batı hem de sözde Müslüman dünyası için geçerli olan bir kamusal söylemin parçası olmuştur. Neden? Çünkü İslam bir dinden daha fazlası olarak algılanıyor. Batı dediğimizde de  bir kültür ve medeniyetten sözetmiş oluyoruz..

Müslümanlar ile Batılılar/Hıristiyanlar arasındaki karşılaşmalar fiilen olduğu kadar tarih boyunca da çatışmalarla (Afganistan, Irak’ta terör ve savaş ) damgasını vurmuştur. Fetihler, Haçlı Seferleri, zorla din değiştirme ve baskılar tarihin bir parçası olmasına rağmen, şu sorulabilir: İslam ile Batı arasındaki çatışma kaçınılmaz mı?

Cevap, kime sorduğunuza bağlıdır.

Bazıları bu ilişkiyi siyasi farklılıklar ışığında görüyor ve İslam ile Batı’yı karşı karşıya gelen iki boyut olarak görüyorlar. Bunlar, Batı demokrasisi ve insan haklarına karşı siyasi İslam konusuna odaklanıyor. Böyle bakınca İslam ve Batı’nın yekpare iki blok olarak algılanması ve onların ideolojik mücadeleleri kaçınılmaz görülüyor. (Huntington).

Bazıları İslam ve Batı’nın rekabet ettiğini düşünüyor. Burada İslam teolojisine karşı Hıristiyan teolojisine, İslam ahlakına ve yaşam tarzına karşı Batı ahlakına ve Batı yaşam tarzına odaklanılmaktadır.

Oysa bu iki yaklaşım da ideolojiktir. Tarihsel değişimi ve etkileşimlerin önemini hesaba katmadan farklılıkların altını çiziyorlar. Bunlar İslam ve Batı arasındaki ilişkilerin karmaşıklığına dönük indirgemeci yaklaşımlardır.

Ancak hem farklılıkları hem de benzerlikleri hesaba katan ve bunları tarihsel bir perspektifte ele alan üçüncü bir yaklaşım da vardır. Bu yaklaşım içinde, İslam ile Batı arasındaki ilişkinin unsurlarını tespit edebiliriz.

Ortak tarihsel ve coğrafi arka plandan bahsedebiliriz.

Öncelikle bunlar ortak bir Doğu dini-maneviyatının bağını yansıtır. İslam ve Hristiyanlık aynı coğrafyadan gelen kardeş dinlerdir.

Felsefi bağdan bahsedebiliriz. Hem İslam hem de Batı felsefesi, ortak bir referans olarak Yunan felsefesiyle ilgilidir. Hem İslam hem de Hristiyanlık, Yunan mantıksal ilkelerini ve teolojisini tek tanrılı olan İbrahimi Tanrı ile uzlaştırmak için mücadele etmişlerdir.

Orta Çağ’da felsefe, dünya ve insan hakkında nihai gerçeğe ulaşmayı amaçlayan evrensel bir insan disiplini olarak algılanıyordu. Müslüman filozoflar -ister felsefe ister hikmet savunucusu olsunlar- hiçbir zaman İslami veya Müslüman ön ekini kullanmadılar. Felsefe felsefeydi. Ve felsefeleri aslında Yunan kozmolojisinin, Fars maneviyatının, eski Hint bilgeliğinin vb. unsurlarını içeriyordu.

Bugün İslam ve Batı felsefesinden, Alman ve Fransız felsefesini birbirinden ayıran Avrupa kıta felsefesinden ve Anglosakson felsefesinden bahsediyoruz.

Ama aynı zamanda Çin, Japon, Hint ve Afrika felsefesi üzerine de konuşuyoruz..

Elbette bu bölgesel felsefi gelenekler arasında ayrım yapmak meşrudur, ancak tek bir felsefi geleneği evrensel, mutlak bir felsefe olarak tanımlamak yanlış olur.

Modern felsefenin Batılı post-modern eleştirisi ve onun sözmerkezciliği bu bağlamda çok önemlidir, ancak Batı postmodernitesi etnosentrizme karşı da hesap vermelidir. Cezayirli-Fransız filozof Muhammed Arkoun ve Arjantinli filozof Enrique Dussel, tüm felsefi gelenekleri içeren ve marjinal görüşlere da meşruiyet veren meta-modernite veya inter-modernite adını verdikleri yeni bir ortak epistemolojik platform için tartıştıklarında hemfikirler.

Bu yaygın bir felsefi meydan okumadır. Ve modernliği ve onun farklı coğrafi alanlar üzerindeki etkisini yeniden düşünmek için ikinci bir meydan okumayla bağlantılıdır.

Odağı, evrensellik ve bütünlükten çeşitlilik ve farklılığa kaydırmak yeterli değildir. Bağlamsal ve kapsayıcı düşünmeliyiz. Birbirinin yorumlarına ve geleneklerine kapılmak, birbirlerinin geleneklerini karşılaştırmalı olarak incelemek, Arkoun’un kurumsallaşmış cehalet dediği şeyin dışına çıkmak üzeredir. “

Benzerliklerimizi vurgulamaktan korkmamalıyız. Çünkü özdeşlik hem farklılık formüllerini hem de benzerlikleri içerir. Ve sadece başkalarının tarihini değil, kendi tarihimizi eleştirel bir şekilde incelemeden gerçek bir karşılıklı tanıma mümkün değildir.

Bu aynı zamanda çoğulcu bir toplumda dinin rolünü anlamak için bir ön koşul olabilir.

Din ile ahlak, ahlak ile siyaset arasındaki ilişki. Bunlar din felsefesiyle ilgili bazı tipik sorulardır.

Ortak bir din felsefesi muhtemelen İslam ve Batı arasındaki ilişkide yeni düşünme yolları açacaktır. Bu, sözde İslami ve Batı düşüncesinin birbiriyle çelişmediğini, belki de birbirini tamamlayıcı olduğunu gösterebilir.

_______________________________________

*Safet Bektovic
Oslo Üniversitesi
İslam felsefesi ve teolojisi, Tasavvuf, Toplumsal ahlak, İslam estetiği, Din felsefesi, Soren Kierkegaard, Dinler arası teoloji, Karşılaştırmalı dinler, Hristiyan-Müslüman diyalogu, Balkan Müslümanları..gibi konularda çalışmaktadır. Bu metin bir kongre sunumudur.

 

Bir yanıt yazın