2

“Beni ilgilendirmiyorsunuz.” Bir insanın gaddarlık yapmadan ve adaleti yaralamadan başka bir insana yöneltebileceği bir söz değil bu. “Kişiliğiniz beni ilgilendirmiyor.” Bu söz, yakın dostlar arasında sevgi dolu bir sohbette, o dostluktaki en hassas noktayı incitmeksizin kullanılabilir. Aynı şekilde, biri kendini küçük düşürmeden şunu söyleyebilir: “Benim kişiliğim önemli değil” ama “Ben önemli değilim” diyemez.
Kişiselcilik diye bilinen modern düşünce akımının söz dağarcığının hatalı olduğunun bir kanıtı bu. Ve söz dağarcığında ciddi bir hatanın bulunduğu bu alanda, ciddi bir düşünce hatasının olmaması da çok zor.
Her insanda kutsal bir şey vardır. Ama bu onun kişiliği değildir. İnsani kişilik de değildir. Kutsal olan çok basitçe kendisidir, o insandır. İşte sokaktan geçen biri; uzun kolları, mavi gözleri, bihaber olduğum ama belki de basmakalıp düşüncelerin geçtiği bir zihni var. Onda benim için kutsal olan ne kişiliği ne de insani kişilik. Kutsal olan kendisidir. Onun tamamı. Kollar, gözler, düşünceler, her şey. 

Bunların hiçbirine sonsuz endişelere kapılmadan zarar veremem. Eğer onda benim için kutsal olan insani kişilik olsaydı, kolayca gözlerini oyabilirdim. Kör olsa da insani kişiliğinden hiçbir şey kaybetmez. Ondaki insani kişiliğe dokunmuş olmazdım kesinlikle. Sadece gözlerini tahrip etmiş olurdum. İnsani kişiliğe saygıyı tanımlamak imkânsızdır. Sadece sözlerle tanımlamak imkânsız değildir. Bu, gayet açık pek çok mefhum için de söylenebilir. Ama bu mefhumu kavramak da mümkün değildir; düşüncenin sessiz bir faaliyetiyle tanımlanamaz, sınırlandırılamaz. Tanımlanabilir ve kavranabilir olmayan bir mefhum için genel ahlakı ölçü almak her türden tiranlığa kapı aralamaktır. Dünyaya 1789’da tanıtılan hak (droit) kavramı, özündeki yetersizlikten dolayı, ona atfedilen işlevi yerine getirmekten acizdi.
İnsani kişilik haklarından bahsederken yetersiz iki kavramı bir araya getirmek bizi pek uzağa götürmez. Eğer bir insanın gözlerini çıkarmaya ehliyetim varsa ve bunu yapmak hoşuma da gidiyorsa o insanın gözlerini çıkarmama mâni olan tam olarak nedir?
Benim için bütünüyle [onun tamamı] kutsal olsa da, her bakımdan ve her açıdan kutsal değildir. Kollarının uzun, gözlerinin mavi, düşüncelerinin belki de sıradan olması itibariyle kutsal değildir benim için. Ya da sözgelimi dük ise, dük olduğu için değildir kutsallığı. Çöpçüyse, çöpçülüğünden dolayı da değildir. Kendimi tutmama sebep bunların hiçbiri değildir. Elime koluma hâkim olmamın sebebi, eğer biri onun gözlerini çıkarsaydı, kendisine zarar verildiği/kötülük yapıldığı düşüncesiyle ruhunun yaralanacağını bilmektir. Bebeklikten mezara kadar, her insan evladının yüreğinin derinliklerinde, işlenen, maruz kalınan ve tanık olunan onca cürümün deneyimine rağmen, ona kötülük değil de iyilik yapılacağına dair yenilmez bir beklenti vardır. Her  insanda kutsal olan, her şeyden önce işte budur. İyi, kutsal olanın tek kaynağıdır. İyiden ve iyiye dair olandan başka kutsal yoktur.
Hak taleplerinde bahis konusu olan ise kalpteki hep iyilik bekleyen bu derin, çocuksu taraf değildir. Kardeşinin pastadan biraz daha büyük bir dilim alıp almadığını kıskançlıkla takip eden küçük çocuk, ruhun çok daha yüzeysel bir parçasından gelen bir dürtüye boyun eğer. Adalet kelimesi, ruhun bu iki kısmıyla ilişkili çok farklı iki anlama sahiptir. Mühim olan yalnız ilkidir. İnsan kalbinin derinliklerinden ne zaman, bizzat İsa’nın “Neden bana zarar veriyorlar?” diyerek engel olamadığı çocuksu şikâyet yükselse, kuşkusuz bir adaletsizlik vardır.
Zira, çoğu kez olduğu gibi, bu sadece bir hatadan, bir yanlış anlamadan kaynaklansa, adaletsizlik o zaman açıklamanın yetersizliğinden ibaret olur. Bu çığlığa sebep olan darbeleri vuran kişiler mizaca ve duruma göre farklılık gösteren güdülere teslim olurlar. Kimisi bazen bu çığlıkta duyusal bir haz bulur. Çoğuysa atılan bu çığlığı duymaz. Zira bu yalnızca kalbin mahreminde çınlayan sessiz bir çığlıktır.
Zihnin bu iki hali, göründüğünden daha yakındır birbirine. İkincisi sadece ilkinin zayıf bir biçimidir. Bu sağırlık kendinden memnun bir şekilde sürdürülür çünkü o da hoş gelir ve duyusal bir haz [şehvet] içerir. İş isteklerimize geldiğinde, bunun için maddenin zorunluluğundan ve etrafımızdaki başka insanların varlığından başka sınır yoktur. Bu sınırların hayali biçimde her genişletilmesi şehevidir ve böylece bize engellerin gerçekliğini unutturan her şeyde duyusal haz vardır. İşte bu yüzden, savaş ve iç savaş gibi, insanların varoluşlarını gerçekliklerinden koparan, yoksun bırakan, onları adeta kuklalara dönüştüren altüst oluşlar bu denli sarhoş edicidir. Yine bu yüzden kölelik efendilerin böylesine hoşuna gider. Köleler gibi çok fazla darbeye maruz kalmış olanlarda, kalbin uğradıkları kötülükten/zarardan dolayı şaşkınlık çığlığı attıran bu parçası ölmüş gibidir. Ama asla tamamen ölmez. Yalnız artık çığlık atamaz. Suskun ve kesintisiz bir
inleme halinin pençesine düşmüştür.
Ama hâlâ çığlık atmaya derman bulanlarda bile, bu çığlık ne içerden ne de dışardan tutarlı bir dilde kendini ifade etmeyi başarabilir. Çoğu kez, bunu tercüme etmeye çalışan sözcükler tamamen yanlış çıkar. Çoğunlukla kendilerine kötülük yapıldığını hissetme fırsatına sahip olanlar konuşmayı en az bilenler olduğu için bu daha da kaçınılmazdır. Örneğin hiçbir şey, ince nükteler sıralayarak zarif bir dil konuşan bir yargıç karşısında kekeleyen bir zavallıyı görmek kadar korkunç değildir.
Zekâ dışında, kamusal alanda ifade özgürlüğünü gerçekten ilgilendiren tek insani yeti, kötülüğe karşı çığlık atan kalbin bu kısmıdır. Ama meramını anlatmayı beceremediğinden, özgürlük onun için pek bir şey ifade etmez. Öncelikle, genel eğitim sisteminin mümkün olabildiğince ona ifade imkânları sağlayacak şekilde düzenlenmesi gerekir. Sonra, kanaatlerin kamusal olarak ifade edilebilmesi için, özgürlükten ziyade, bu zayıf ve beceriksiz çığlığın kendini duyurabileceği dikkatli bir sessizlik atmosferi tarafından tanımlanan bir rejim gerekir. Son olarak, idari görevlere mümkün mertebe, bu çığlığı duymaya ve anlamaya elverişli ve arzulu insanların getirildiği bir kurumsal sistem gerekir.
Açıktır ki hükmetme iktidarını ele geçirmek ve muhafaza etmekle meşgul bir parti bu çığlıkta gürültüden başka bir şey duymaz. Bu gürültü onun propagandasına katkı mı yapıyor yoksa onunla çatışıyor mu, buna bakar, tepkisini buna göre verir. Ama hiçbir durumda, onun anlamını kavrayabilecek müşfik ve uzgörülü bir dikkate yetenekli değildir. Etkinin bulaşması sebebiyle partileri taklit eden örgütler içinde aynı şey daha düşük derecede geçerlidir; yani, kamusal yaşama parti sistemi hâkim olduğunda, örneğin sendikalar ve hatta Kilise de dahil tüm örgütler için bu doğrudur. Haliyle, partiler ve benzeri örgütler akli endişelere de aynı ölçüde duyarsızdır.
İfade özgürlüğü aslında bu türden örgütler için propaganda özgürlüğüne dönüştüğünde, insan ruhunun kendini ifade etmeye layık olan kısımları bunu yapmakta özgür değildir. Bir miktar ifade özgürlükleri varsa da bu özgürlük olsa olsa totaliter bir sistemde olduğundan hallicedir. Fakat parti sisteminin iktidarın dağılımını düzenlediği demokraside, yani biz Fransızların şimdiye kadar demokrasi diye adlandırdığımız şeyde durum budur. Zira bundan başkasını bilmiyoruz. O halde başka bir şey icat etmek gerekir.

Özgün adı: La personne et le sacré
Fransızcadan çeviren: Murat Erşen

*VakıfBank Kültür Yayınları Kasım 2018   

Bir yanıt yazın