kitap-okuma-aliskanligi

Cehalet, zenginlikle bir arada bulunduğu zaman yozlaştırıcı bir etki yaratır. Sefalet ve ihtiyaçların giderilmesi zorunluluğu, yoksul insanı sınırlar. Yoksul insanın sürdürmek zorunda olduğu yaşama mücadelesinin zor koşulları, onun kendisini geliştirmesi yönündeki gücünü ve zamanını önemli ölçüde sınırlar.

Okurken bir başka kimse bizim yerimize düşünür. Biz sadece onun zihin sürecini, yani onun düşünme biçimini ya da zihninin işleyiş tarzını takip etmekle yetiniriz… Tıpkı yazmayı öğrenirken öğrencinin öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip etmesinde olduğu gibi… İşte okuma işlevi de tıpkı buna benzer: Okurken, kendimize özgü düşünme işinin büyük bir bolümü zaten bizim için bitirilmiş­ durumdadır. Bunun içindir ki, kendi düşüncelerimizle meşgul olduktan sonra elimize bir kitap almak, her zaman bizi bir parça rahatlatır. Oysa okurken, zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir… Okuma edimimizin sonunda, bu düşünceler nesnel anlamda bizden uzaklaşırlar. İşte, bu aşamada geride kalan nedir?..

İşte mesele buradadır… Okuduğunuz eser içinde yer alan düşüncelerinizle, sizin “kendi” düşünceleriniz arasındaki mesafe ne kadardır?..

Öyle zamanlar olur ki, çok fazla, yani neredeyse bütün gününü okumakla geçiren ve aradaki zamanlarda, “düşünmeksizin” şununla ya da bununla uğraşan bir kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini yitirir… Tıpkı at üstünden inmeyen bir kimsenin yürümeyi unutması gibi. Bir çok eğitimli insanın durumu bundan farklı değildir: Okumak, (tam tersine) bu insanları ahmaklaştırır…

Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak (düşünmeksizin) okumak, zihni, mütemadiyen el-emeği ile çalışmaktan daha ziyade felç edici bir etkiye sahiptir.

Çelik bir yaya ağır bir nesneyi asalım ve sürekli olarak bu ağırlığı çelik yayın üzerinde tutalım. Bu durumda çelik yayın esnekliğini kaybettiğini göreceksiniz. Burada da durum aynıdır: İnsan zihni de, başka kişilerin düşüncelerinin sürekli olarak baskısı altında kalırsa, zihninde bir körelme ortaya çıkar ve zihin, keskinliğini kaybeder…

Sürekli olarak yemek yiyen bir kişi, sonunda midesini bozar ve böylelikle de bütün bedenine zarar verir. Zihin de, düşünce malzemesi ile gereğinden fazla doldurulursa, boğulabilir. Çünkü, bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından arta kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır.

Zihin, üzerine tekrar tekrar yazılan bir tablaya benzer. Okunan şeyler, ancak, derin düşünme ile hazmedilebilir. Nasıl ki, aldığımız gıdalar bizi yemek yeme faaliyeti ile değil, yediklerimizi sindirmekle besler ise, eğer bir kimse, daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa, okudukları kök salmaz… Ve büyük bölümü itibariyle kaybolur… Aslında, güçlü ve sağlam bir yeni okumanın zihne akışı sadece daha önce okunmuş şeylerin unutulma sürecinin hızlanmasına hizmet eder.

Gerçekten, bedelsel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır. İnsan, yediklerinin ancak beşte/bir’ini hazmedebilir. Geride kalanlar buharlaşma ile, terleme ile ve benzeri şekilde kaybolup, gider.

Kendilerine özgü gerçek bir üsluba ulaşmış olan yazarları (düşünürleri) sadece okuyarak, edebi bir niteliğe (seviyeye) ulaşmak mümkün değildir…

Sözünü ettiğimiz bu üslubun niteliği, ikna edicilik, hayal-gücü zenginliği, mukayeseler yapma yeteneği, keskinlik, özlülük, incelik, mizahi öğelere sahip olma, özdeyişsel ifade içeriği ya da benzerlerinden kaynaklansın, fark etmez… Ancak, saydığımız bu nitelikler bizde zaten varsa; yani, potansiyel olarak mevcut ise, işte ancak o zaman okunan yazarın nitelikli üslubu, sözünü ettiğimiz potansiyel oluşumu tetikleyebilir, ortaya çıkarır ve biz bu niteliklerimizi geliştirme olanağına kavuşuruz. Bunların hangi amaçlar için kullanılması gerektiğini yavaş yavaş öğrenebiliriz. Ve böylelikle de, bunları kullanmaya olan yatkınlığımız takviye edilebilir… Hatta bunun için kendi kendimizi yüreklendirebiliriz… İşte bütün bunları başardıktan sonra ve başarabildiğimiz ölçüde de, bu sözünü ettiğimiz niteliklere bilfiil sahip olabiliriz.

Okumak suretiyle yazabilmenin ya da üslup oluşturabilmenin tek yolu budur…

Bu niteliklere sahip olamamanın sonucunda ise, soğuk ve kuru bir üslup… Yani, üslupçuluktan başka bir yere varılamaz ve sığ ve sathi bir taklitçiliğin ötesine geçilemez.

Edebi ya da sanatsal dergilerin büyük bir çoğunluğu yani günlük matbuat, bayağı kimselerin günlük bilgi kırıntılarını yayınladıkları için, okurların, (eğer elde edilmek istenen şey kültür ise,) münhasıran gerçek edebiyat eserlerine tahsis edilmesi gereken zamanlarını çalmanın, benzersiz bir ölçüde kurnazca tasarlanmış, birer aracından başka bir şey değildir.

Böylelikle insanlar, bütün zamanların en iyisi olanı okumak yerine, hep en “yeni”nin peşine düştüklerinden yazarlar kendi dönemlerinde şöyle ya da böyle egemen olan düşüncelerin dar alanına sıkışıp kalırlar… Ve bu yüzden de “dönem”, kendi bataklığı içinde biteviye çırpınıp, durur. Dolayısıyla, okuma söz konusu olduğunda geri durabilmek (nerede duracağını bilmek) çok önemli bir şeydir…

Geri durulacak yeri kestirmedeki maharetin esası, zaman zaman neredeyse salgın halinde yaygın olarak okunan herhangi bir kitabı, “sırf bu yüzden” okumaktan ısrarla uzak durmaktır, denebilir. Söz gelimi, sebepsiz gürültü ve şamata kopartan, hatta yayın hayatına çıkmalarından kısa bir süre geçmesine rağmen çok sayıda baskıya ulaşan; ama, sonunda da unutulup giden siyasi ve dini risaleler, romanlar, şiirler ve benzerleri böyledir. Ancak, şu gerçeği hiçbir zaman hatırınızdan çıkartmayın: Ahmaklar için yazanlar, her zaman karşılarında  geniş bir dinleyici kitlesi bulurlar!..

Okuma zamanlarınızı sınırlamaya özen gösterin…

Ve okumak için ayırdığınız zamanı da, münhasıran bütün zamanların ve ülkelerin büyük kafalarının eserlerine tahsis edin…

Onlar, insanlığın geri kalanını yukarıdan seyrederler. Okunması halinde, sadece bunlar insana bir şeyler öğretir ve O’nu eğitir!..

Hiçbir zaman kötü kitaplar çok az ya da iyi kitaplar çok fazla okunmaz… Kutü kitaplar, zihin için zehir değerindedir!.. Ve aklı harap ederler…

İyi olanı okuyabilmek için, kötü olanı hiçbir zaman okumamayı… insan kendisine düstur edinmelidir. Çünkü hayat kısadır… Ve dinçlik, insan hayatı içinde sınırlı bir evre için vardır.

Halk, nedense, geçmiş dönemlerin büyük düşünürlerin kendi eserlerini okuyacak yerde; onlar hakkında başka kişiler tarafından yazılan kitapları okumayı tercih eder…  Bunun görünürde iki sebebi olabilir:

Birinci sebep, gerçek düşünürlerin kitapları eskidir; anlar hakkında yazılan kitaplar ise, “yeni”dir… Avamın tercihi ise, her zaman “yeni”den yana olmaktır.

İkinci sebep ise, bizce daha önemlidir. O da, “Benzerin, benzerini sevmesi” kuralı ile açıklanabilir.  Bu sebeple halk, “gün”ün derinlikten yoksun, çapsız kafalarından çıkma lakırdıları, büyük kafaların düşüncelerinden daha birleştirici ve “hoş” bulmasıdır.

Bir bayağı kafa, ne kadar da yekdiğerine benzemektedir… Nasıl da hepsi tek bir tezgahtan çıkmışçasına tek biçimli… Nasıl da, benzer koşullar altında hep aynı düşünürler  ve asla görüş ayrılığı taşımazlar!.. Bu sebepten ötürüdür ki, görüşleri bu kadar şahsi, bu kadar bayağı ve sınırlı…

Ve budala halk kesimi, kendilerine benzer bu adamlar tarafından yazılmış bu değersiz süprüntüleri, başka bir nedenle değil, sırf bugün basılmış olduğu için okurlar. Buna mukabil, büyük düşünürlerin eserlerine kütüphane raflarında kimse ilişmez…

OKUMA ve GELİŞME

Okurken bir başka kimse bizim için düşünür. Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki, yazmayı öğrenirken, öğrenci öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder. Okurken de tıpkı bunun gibidir. “Düşünme işi”nin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir.

Okurken, zihnimiz, aslında başka birinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir. Sonuçta onlar bizden ayrılır, gider… Geride kalan nedir?..

İşte dikkatlerimizi üzerinde toplamamız gereken nokta burasıdır.

Mesele, zihnimize dışarıdan akın eden yeni ve uyarıcı düşüncelerin doğuracakları etkinin özümlenmesi, yerlerine yerleştirilmesi ve sindirilmesi ile ilgili bir nitelik sorunudur. Yeni düşüncelerin zihnimizde depolanarak, saklanması değil; bu düşüncelerin her birinin bizim öznel düşüncelerimizle karşılıklı ilişki içine girmesi, bu yönde sürdürülecek ciddi bir mücadele sonucunda bize özgü ve bize ait bir hale getirilmesidir.

Sözünü ettiğimiz ilişki, bu düşüncelerin kabulü ya reddi gibi basit bir ameliye değildir. Buradaki amaç, kabul veya ret gibi bir tavır değildir.  Olması gereken, bu basit işlemin çok ilerisinde yer alması gereken bir zincirleme reaksiyon ilişkisinin ötesinde nereye varılacağı ile ilgilidir.

Bizim zihnimiz, edinmiş olduğumuz bilgileri aracılığı ile ürettiğimiz bize özgü düşünceler, “kabul”ler, “ret”ler, toplumun dayattığı ilke ve önermelere eklediğimiz motifler, inançlar, reel olmayan tasavvurlar ve bunlar gibi birbiri ile ilişkili ve zaman zaman özerk türlü çeşitli unsurlardan ibarettir. Kültürümüzün düzeyi, kişiliğimizin bağımsızlığı ve benzeri öznel niteliklerimizin bileşimi doğrultusunda oluşturduğumuz bir dünya görüşü ve bu düşünce bütünlüğün sayısız parçaları, bölümleri ve ayrıntıları mevcuttur.

İşte elimize aldığımız bir kitapta yer alan düşünceler böyle bir zihinsel durum, ilişkiler ve reaksiyonlar zinciri ile karşı karşıyadırlar…

Gerçek bir okuma uğraşı, kitabın yazarının düşünce dünyası ile okuyucunun düşence dünyasının, eşit koşullarda bir araya gelmesi ve ortaya çıkacak iletişim ağının okur tarafından titizlikle algılanarak, özümsenmesi ve sonuç olarak da, sindirilmesi süreçlerini izlemek zorundadır.

Okurun kafası, bir bilgi deposu durumundan ancak bu süreçlerin titizlikle ve ciddi bir zihinsel emekle izlenmesi sonucunda kurtarılabilir. “Okurken, bir başka kimsenin bizim yerimize düşünmesi”nden anlamlı bir biçimde yararlanabilmek için… Ya da, “Okurken, zihnimizin, başka birinin düşüncelerinin oyun alanı…” olmasından kurtulabilmek için… yukarıda sözünü ettiğimiz “süreçler”in, ciddi bir alın teri eforu ile sürdürülmesi hem gerektir ve hem de şarttır.

Sözünü ettiğimiz bu süreç, insanın öznelliği damgasını taşıyan bir düşünce bütünlüğünün, kendisine dışarıdan iletilen yeni bir düşünceyi karşılama yönetimidir. Bizi yeni bir kitap okurken yoran şey, bu karşılaşma süreci içindeki zihinsel etkileşim eforudur.

İnsanın zihnine çarpan yeni düşünce, kendisine gösterilen yeni bir rafta beklemeye koyulabileceği gibi, varolan yapı içerisinde yer alan düşüncelerle sürdüreceği etkileşim sonucunda yepyeni, önceden var olmayan bir varoluşu yaratabilir… İşte beklenen, olması gereken budur.

Yeni düşence, eskilerle birleşerek, yeni, yepyeni bir düşünce ortaya koyabilmelidir. Bu yepyeni düşüncenin kollarının, temellerinin varolan eski düşüncelerin içinde olması bizi şaşırtmamalıdır. Bu noktada önemli olan, yeni düşüncenin, olduğu gibi, dışarıdan geldiği gibi zihnin bir bölmesinde istif edilmemesi; tam tersine, yeni bir düşünceye hayat veren bir temeli, bir kökü oluşturmasıdır.

Yeni düşünce, Schopenhauer’ın yukarıdaki satırlara aktarmış olduğumuz düşüncesinde belirtildiği gibi, belleğimizde bir süre kalacak ve sonra silinecek ve gidecektir. Schopenhauer, bu gidecek olan düşüncenin ardında ne kalacağını sormaktadır…

Evet, geride kalan nedir?..

İşte, eğer okuma uğraşı, yukarıda sözünü ettiğimiz evreler içinde ve sözünü ettiğimiz süreçleri izleyerek, yeni bir düşünceyi yaratmışsa, geride bu yeni yaratı kalacaktır.

Hepsinden önemlisi ise, bu yeni yaratı, bu ameliyeyi işleyen, bu emeği ortaya koyan ve o beyin eforunu gösteren insana ait olacaktır!..

Daha açık ifadesi ile, işte gelişme denen şey budur.

Çev. M. Sırrı ERER

Bir yanıt yazın