Çöküş Çağı: Yeni Binyıla Doğru

0
s-a8cd30d1dc4649fcd2e56cc53f426b496608eec6

Büyük güvensizlik, sürekli kriz ve her türlü statükonun yokluğuyla nitelenen yeni bir çağın başındayız. … Kendimizi, dünya tarihinin, Jacob Burckhardt’ın betimlediği krizlerinin birinde bulduğumuzu anlamalıyız. Krizin üstesinden gelmek için gerekli koşullar bugün daha iyi görülse de, bu kriz, 1945 sonrasında yaşanandan daha önemsiz değildir. Günümüzde. Doğu Avrupa ‘da bile ne galipler ve ne de yenilgiye uğramış güçler vardır.
– M. Stürmer, Bergedorfiçinde (1993, s. 59)

Kısa Yirminci Yüzyıl, çözümlerini hiç kimsenin bilmediği, hatta bildiğini iddia etmediği sorunlarla sona erdi. Üçüncü bin yıla doğru gidilirken, çevrelerini kuşatan küresel sisin içinden kendilerine bir yol bulmaya çalışan.fin-de siecle (çöküş dönemine geçiş) yurttaşları gibi, herkes tarihin bir döneminin kapandığını kesinlikle biliyordu. Bunun dışında pek bir şey bilmiyorlardı. Nitekim, iki yüzyıldır ilk kez, 1990’ların dünyası herhangi bir uluslararası sistem ya da yapıdan tamamen yoksundur. 1989’dan sonra düzinelerce yeni bölgesel devletin kendi sınırlarını belirlemek için herhangi · bir bağımsız mekanizmaya sahip olmaksızın -aracı olarak yeterince tarafsız davranacakları kabul edilen üçüncü taraflar bile olmaksızın- ortaya çıkması bu durumu açıklamaya yeter. Bir zamanlar kurulmuş olan ya da en azından tartışmalı sınırları resmen onaylayan büyük güçler neredeydi? Avrupa ve dünyanın haritasını yeniden çizen, bir yerde sınır hattını belirleyen, bir başka yerde plebisit yapılması için ısrar eden Birinci Dünya Savaşının galipleri neredeydi? (Geçmişte diplomatların öylesine aşina oldukları, artık onların yerini alan kısa halkla ilişki ve foto-egzersiz zirvelerinden çok farklı olan uluslararası çalışma konferansları neredeydi?) Gerçekten de, binyılın sonunda eski ya da yeni uluslararası güçler neredeydi? Sözcüğün 1914’te kullanılan anlamıyla bir büyük güç olarak kabul edilebilecek yegane devlet ABD idi. Pratikte bunun ne anlama geldiği tamamen belirsizdi. Rusya onyedinci yüzyılın ortalarındaki büyüklüğüne indirgenmişti. Bu ülke, Büyük Petro’dan bu yana asla bu kadar ihmal edilebilir olmamıştı. Britanya ve Fransa nükleer silah sahipliğinin gizleyemediği saf anlamda bölgesel bir statüye indirgenmişti. Almanya ve Japonya kesinlikle ekonomik “büyük güçler”di, ancak ikisi de muazzam ekonomik kaynaklarını geleneksel tarzda askeri güçle destekleme ihtiyacı duymamışlardı. Bilinmez bir gelecekte ne yapmak isteyebileceklerini hiç kimse bilmese de, böyle bir desteği sağlamakta özgür oldukları zaman bile bunu yapmadılar. Ortak bir siyasal politikayı arzu eden, ancak ekonomik meseleler dışında böyle bir politikaya sahipmiş gibi davranma konusunda bile görülmemiş bir yeteneksizlik gösteren yeni Avrupa Birliği’nin uluslararası siyasal statüsü neydi? Birkaç devlet dışında büyük ya da küçük, eski ya da genç bütün devletlerin, yirmibirinci yüzyıla ulaşıldığı sırada şimdiki biçimleriyle var olacakları bile açık değildi. Uluslararası sahnedeki oyuncuların niteliği ne kadar belirsiz idiyse dünyanın yüz yüze geldiği tehlikelerin doğası da o kadar belirsizdi. Kısa Yirminci Yüzyıl, büyük güçler ya da onların müttefikleri tarafından, süper güçlerin nükleer felaketle zirveye ulaşan ve sonunda sakınılan, giderek apokaliptik kitlesel yıkım senaryolarıyla birlikte sıcak ya da soğuk biçimde yürütülen dünya savaşlarının yüzyılı olmuştu. Bu tehlike açık bir biçimde ortadan kalkmıştı. Gelecek ne getirirse getirsin dünya dramasında eski aktörlerin biri dışında hepsinin ortadan kalkması ya da dönüşmesi eski tipte bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın en azından ihtimal dahilinde olduğu anlamına geliyordu. Küçük siyasal ya da başka muhalif gruplar için, Britanya’da IRA’nın faaliyetlerinin ve New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçurma girişiminin gösterdiği gibi, herhangi bir yeri dağıtmak ya da yıkmak artık mümkündü. Kısa Yüzyıl’ın sonuna kadar, bu türden faaliyetlerin maliyetleri, sigorta şirketlerini bir yana bırakırsak, ılımlıydı, çünkü genel varsayımların aksine devlet dışı terörizm resmi savaşın bombardımanlarından daha çok ayrım gözetiyordu, çünkü amacı (eğer varsa) askeri olmaktan çok esas olarak siyasal idi. Ayrıca bti terörizm patlayıcılar dışında genellikle kitlesel katliamdan çok küçük çaplı katliama uygun el silahlarıyla sürdürülüyordu. Ne var ki, nükleer silahlar ve onların imalatı için gerekli olan malzeme ve know-how dünya piyasasında geniş bir yer tuttuğu zaman, küçük grupların bunları kullanamaması için hiçbir neden yoktu. Ayrıca, yıkım araçlarının demokratikleştirilmesi resmi olmayan şiddeti denetim altında tutmanın maliyetini dramatik biçimde arttırdı. Nitekim Kuzey İrlanda’nın Katolik ve Protestan para-militerleri arasındaki birkaç yüz kişiden fazla olmayan savaşçı güçlerle karşı karşıya gelen İngiliz hükümeti bölgedeki varlığını yaklaşık yirmi bin eğitilmiş asker, sekiz bin silahlı polis ve yılda üç milyar sterlini bulan bir harcama sayesinde sürdürdü. Küçük isyanlar ya da başka iç şiddet biçimleri için geçerli olan, bir ülkenin sınırları dışındaki küçük çatışmalar için daha·da geçerliydi. Uluslararası durumlarda zengin devletler bile bu türden maliyetleri sınırsız biçimde karşılamaya hazır olamazlardı. Soğuk Savaş’ın hemen ertesinde ortaya çıkan çeşitli durumlar, özellikle Bosna ve Somali’de devlet iktidarı üzerindeki bu beklenmedik sınırlamayı dramatikleştirdi. Bunlar yeni binyıl içinde uluslararası gerilimin belki de başlıca nedeni olarak görülebilen şeyi, yani dünyanın zengin ve yoksul kesimleri arasında hızla genişleyen bir uçurumun ortaya çıkışını da. aydınlatır. Bu kesimlerin her biri diğerine içerliyordu. İslami köktenciliğin yükselişi Batılılaşma yoluyla modernleşme ideolojisine değil, bizzat “Batı’nın kendisine karşı olan bir hareketti. Bu türden hareketlere bağlı olan eylemcilerin Mısır’ da olduğu gibi Batılı turistlerin ülkeyi ziyaretlerini önleyerek ya ‘inyıl yaklaşırken, açıkça vahşi ve trajik bir saçmalığa indirgenmekte olmasıydı. Erken 1990’larda belki de ilk kez, siyasetle ilgilenmeyen akılcı gözlemciler (ulusalcı eylemciliğin özgül bir grubundan olanların dışında) “kendi kaderini tayin hakkından vazgeçilmesini alenen önermeye başladılar.*

Entelektüel boşluğun, güçlü, hatta umutsuz bir kitlesel heyecanla birleşmesinin, kriz, güvensizlik ve -yerkürenin büyük bölümünde- devletlerin ve kurumların dağıldığı zamanlarda siyasal olarak güçlenmesi ilk kez olmuyordu. İki savaş arası dönemde yaşanan huzursuzluğun faşizmi yaygınlaştıran hareketlere yol açması gibi, Üçüncü Dünya’nın dinsel siyasal protestoları ve dağılmakta olan bir dünyada güvenli bir kimlik ve toplumsal düzene duyulan açlık, (“cemaat” çağrısı alışılmış biçimde “yasa ve düzen” çağrısıyla birleştirildi) etkin siyasal güçlerin gelişebileceği bereketli toprağı sağlıyordu. Bu hareketler de eski rejimleri yıkabiliyor ve  İllyin, post-Bolşevik Rusya’nın imkansız bir ”kesin etnik ve bölgesel alt-bölümlenmeye tabi tutulması girişiminin sonuçlarını önceden görüyordu. ”En ılımlı varsayımlara dayanarak, hiç birinin ne tartışmasız bir bölgeye, ne otoriteye sahip hükümetlere, ne yasalara, ne mahkemelere, ne orduya, ne de etnik olarak tanımlanmış bir nüfusa sahip oldukları, bir sürü ayrı “devletimiz olacak. Bir sürü boş etiket. Ve yavaş yavaş, gelecekteki on yıllar boyunca, ayrılma ya da parçalanma yoluyla yeni devletler oluşacak. Bunların her biri toprak ve nüfus için kendi komşularıyla uzun bir mücadeleye girecekler, bu da Rusya içinde bir dizi sonsuz iç savaşa yol açacak yenilerini kurabiliyordu. Ne var ki bunların yeni bin yıl için, Felaket Çağı’ nda çözümler üretmiş olan faşizmden daha fazla çözüm üretmesi muhtemel değildi. Kısa Yirminci Yüzyıl’ın sonunda bunların, belirleyici devlet iktidarı silahını ele geçirmesinden önce bile bazı faşizmleri muazzam hale getiren türden örgütlü ulusal kitle hareketleri yaratıp yaratamayacakları henüz açık değildi. Bunların belki· de başlıca varlığı akademik iktisada ve serbest piyasayla özdeşlenen bir liberalizmin anti-devlet retoriğine karşı sahip oldukları bağışıklıktı. Politikacılar bir endüstri dalının yeniden ulusallaştırılmasını dayattıklarında, özellikle onları anlayamıyorlarsa, farklı argümanlarla oyalanmayacaklardı. Ve gene, bir şeyler yapmaya hazır olsalar da, ne yapmaları gerektiğini herhangi bir başkasından daha fazla bilmiyorlardı.

***

Kuşkusuz, bu kitabın yazarı da bilmiyor. Ve gene bazı uzun vadeli gelişme eğilimleri, hem dünyanın belli başlı bazı sorunlarından oluşan bir gündemi hem de bunları çözmenin en azından bazı koşullarını tasarlamamıza izin verecek kadar açıktı. İki merkezi ve uzun vadede belirleyici sorun, demokratik ve ekolojik idi. Yirminci yüzyılın ortalarından beri büyüklük bakımından bir patlama gösteren dünya nüfusunun 2030 yılı civarında, esas olarak Üçüncü Dünya’nın doğum oranında bir azalma sayesinde yaklaşık on milyar kişi ya da 1950’deki sayının beş katı olarak istikrarlı hale gelmesi bekleniyordu. Eğer bu tahmin yanlış çıkarsa, geleceğe ilişkin bütün bahisler kaybedilecekti. Bu talıminin kabaca gerçekçi olduğu gösterilse bile, şimdiye kadar küresel çapta karşılaşılmayan bir sorun, istikrarlı bir dünya nüfusunun ya da daha büyük olasılıkla bir düzeyde dalgalanan ya da trendi biraz yükselten (ya da düşüren) bir dünya nüfusunun nasıl muhafaza edileceği sorunu. ortaya çıkacaktı. (Küresel nüfusta düşünülebilir olsa da muhtemel olmayan dramatik bir düşüş daha da büyük sorunlara yol açacaktı.) Ne var ki, dünya nüfusunun istikrarlı olsun ya da olmasın kestirilebilir hareketlerinin, farklı bölgeler arasındaki dengesizlikleri arttıracağı kesindi. Bir bütün olarak, zengin ve gelişmiş ülkeler, tıpkı Kısa Yirminci Yüzyıl’daki gibi, nüfusları önce istikrar kazanan ya da artık kendini yenilemeyen, 1990’1arda bu türden çeşitli ülkelerde görüldüğü gibi artık artış göstermeyen ülkeler olacaklardı. Erkekleri ve kadınları El Salvador ve Fas standartlarına göre zenginleştiren mütevazı işler peşinde koşan büyük gençlik ordularına sahip yoksul ülkelerin kuşattığı, çocuk sayısının az, yaşlı yurttaş sayısının çok olduğu zengin ülkeler, kitlesel göçe izin verme (ülke içinde siyasal sorunlara yol açıyordu) ya da kendilerini ihtiyaç duydukları kadar göçmenle sınırlama (uzun vadede elverişsiz olabilirdi) ya da bazı başka formüller bulma seçeneğiyle yüz yüze geleceklerdi. En muhtemeli, yabancılara toplumsal ve siyasal yurttaşlık hakları vermeyen, yani esas olarak eşitsiz toplumlar yaratan geçici ve koşullu göçe izin vermekti. Bunlar Güney Afrika ve İsrail’deki gibi açıkça ırkçı toplumlardan (dünyanın bazı kesimlerinde azalırken, bazılarında hiçbir şekilde dışlanmayan) bulundukları ülkeyi zaman zaman para kazandıkları bir yer olarak görürken, kendi ülkelerindeki köklerini muhafaza ettikleri için yerleşme talebinde bulunmayan göçmenlerin kuraldışı bir hoşgörüyle karşılandığı toplumlara kadar değişebiliyordu. Daha geç yirminci yüzyıl ulaşım ve iletişiminin yanı sıra, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki muazzam gelir uçurumu, bu türden ikili varoluşu öncekinden daha mümkün hale getirdi. Bu durum uzun ya da kısa vadede yerliler ile yabancılar arasındaki sürtüşmeleri daha az tahrik edici hale getirse de, sonsuz iyimserler ile hayal gücü zayıf kuşkucular arasındaki tartışma sürecektir. Bu sürtüşmelerin gelecek on yılların ulusal ya da küresel siyasetinde önemli bir faktör olacağından pek kuşku duyulamaz. Ekolojik sorunlar, uzun vadede belirleyici olmakla birlikte böylesine dolaysız biçimde patlayıcı değildi. Bu; ekolojik sorunları küçümsemek anlamına gelmez. Bununla birlikte, bu sorunları, 1970’lerde kamu bilincine ve kamusal tartışma alanına girdiğinden beri, yakın bir kıyamet beklentisi varmış gibi hatalı biçimde tartışma eğilimi gösterildi. Ne var ki, “sera etkisinin ortalama deniz seviyesini 2000 yılında Bangladeş ve Hollanda’nın sulara gömülmesine yol açacak kadar yükseltemeyeceği ya da her gün bilinmeyen sayıda canlı türünün yokolmasının daha önce de yaşanmış olması, gönül rahatlığına yol açmadı.

Kısa Yirminci Yüzyıl’ın ikinci yarısındaki gibi bir ekonomik büyüme oranı, sınırsız bir süre korunsaydı (bunun mümkün olabileceği varsayılarak) gezegenin doğal or648 tamı bakımından bu durumun, bu ortamın bir parçası olan insan türünü de kapsayarak, geri çevrilemez ve felaketli sonuçlara’ yol açması gerekirdi. Bu durum, gezegeni tahrip etmekle ve onu yaşanmaz hale getirmekle kalmayacak, biosfer üzerindeki yaşam modelini de kesinlikle değiştirecek ve belki de şu anki sayılarının yanı sıra her şeyini bildiğimiz insan türü için onu yaşanamaz hale getirebilecekti. Ayrıca, modem teknolojinin türümüzün ortamı dönüştürme kapasitesini arttırma oranı öyledir ki, bu oranın artmadığını farzetsek bile, bu soruna ayrılacak zamanın yüzyıllardan çok on yıllarla ölçülmesi gerekir, Bu yaklaşan ekolojik krize yanıt verme konusunda mantıksal bir kesinlikle ancak üç şey söylenebilir. Birincisi, bu yanıtın yerel değil küresel olması gerekir. Bununla birlikte, küresel kirlenmenin en büyük yegane kaynağının, dünya nüfusunun ABD’de yaşayan % 4’ünün tükettiği petrol için gerçekçi bir fiyat ödemekle sorumlu tutulması bu konuda daha çok zaman kazandıracaktır. İkincisi, ekolojik siyasetin hedefi hem radikal hem de gerçekçi olmak zorundadır. Piyasa çözümleri, yani çevresel atıkların maliyetini tüketicilerin kendi mal ve hizmetleri için ödedikleri fiyata dahil etme uygulaması uygun değildir. ABD örneğinin gösterdiği gibi, bu ülkede enerji vergisini arttırmak için yapılan mütevazı bir girişim bile, üstesinden gelinemez siyasal zorluklara yol açabilir. 1973’ten beri petrol fiyatlarının seyri, bir serbest piyasa toplumunda, enerji maliyetinin altı yıl içinde on iki- on beş kat artmasının yarattığı etki, enerji kullanımını azaltmayıp daha etkin hale getirirken, fosil yakıtların yerini tutamayacak yeni ve çevre bakımından kuşkulu kaynaklara yapılan muazzam yatırımları teşvik etti. Bunlar da fiyatı tekrar düşürecek ve israfı arttıracaktı. Öte yandan, insan ile doğa arasında sözde ilkel ortakyaşamaya dönüş gibi fanteziler bir yana, dünya çapında sıfır büyüme gibi öneriler, radikal olmakla birlikte, hiçbir şekilde uygulanamaz. Mevcut koşullar altında sıfır büyüme, dünya ülkeleri arasındaki şimdiki eşitsizlikleri, İsviçre’de yaşayan ortalama insan için, Hindistan’ da yaşayan ortalama insana kıyasla daha katlanılabilir olan bir durumu, dondurur. Ekolojik siyasetçilere başlıca desteğin zengin ülkelerden ve bu ülkelerde de zengin ve orta sınıflardan (kirletici faaliyetlerle para kazanmayı uman işadamları dışında) gelmesi rastlantı değildir. Çoğalan ve düşük istihdamlı yoksul ülkeler daha az değil daha çok “gelişme” istiyorlardı. Gene de, zengin olsun olmasın, ekolojik siyasetleri destekleyenler haklıydı. Gelişme oranı orta vadede -bu terim oldukça anlamsızdı- “katlanılabilir” olana indirgenmeliydi ve uzun dönemde insanlık, tükettiği (yenilenebilir) kaynaklar ile faaliyetlerinin çevre üzerinde yarattığı etkiler arasında bir denge sağlamalıydı. Bunun nasıl gerçekleştirileceğini ve bu türden sürekli bir dengenin, nüfus, teknoloji ve tüketimin hangi düzeyinde mümkün olacağını kimse bilmiyor ya da hiç kimse bu konularda serbestçe fikir yürütmeye cesaret edemiyordu. Bilimsel uzmanlık hiç kuşkusuz geri dönüşü olmayan bir krizden sakınmak için yapılması gerekeni saptayabiliyordu, ancak böyle bir dengeyi oluşturma sorunu bilim ve teknolojinin sorunu değil, siyasal ve toplumsal bir sorundu. Ne var ki, bir şey inkar edilemezdi. Bu denge, ekonomik girişimlerin sınırsız kar peşinde koşmalarını, tanımları gereği bu hedefe adanmış olmalarını ve küresel bir serbest piyasada birbiriyle rekabet etmelerini temel alan bir dünya ekonomisiyle bağdaştırılmazdı. Çevresel bir bakış açısından, eğer insanlığın bir geleceği olacak idiyse, Kriz Onyılları’nın kapitalizmi bu konuda hiçbir şey yapamazdı.

**

Dünya ekonomisinin sorunları soyutlanarak ele alındığında, bir istisna dışında o kadar vahim değildi. Kendi başına bırakllsa bile, büyümeye devam edecekti. Kondratiyef periyodlarının (savaş, doğal afet gibi meydana gelen olağanüstü olaylar döneminin) söylediğine göre, bin yılın sona ermesinden önce refaha yol açan bir başka büyüme çağı gelecekti. Bu gelişme ancak, Sovyet sosyalizminin dağılmasının sonraki etkileriyle, dünyanın bazı bölgelerinin anarşi ve savaş içinde çökmesiyle ve belki de iktisatçıların iktisat tarihçilerinden daha fazla hayranlıkla izleme eğiliminde oldukları küresel serbest ticaretin aşırıya kaçmasıyla bir süre engellenebilirdi. Bu arada büyümenin genişliği muazzamdı. Gördüğümüz gibi, Altın Çağ öncelikle “gelişmiş piyasa ekonomilerinin, yaklaşık altı yüz milyon insanın yaşadığı yirmi kadar ülkenin (1960) büyük ileri atılımıydı. Küreselleşme ve üretimin uluslararası yeniden dağıtımı, dünyanın altı milyarlık geri kalanının çoğunu küresel ekonomiye taşımaya devam edecekti. Doğuştan kötümser olanlar bile bunun iş dünyası için teşvik edici bir beklenti olduğunu teslim etmek zorunda kaldılar. 650 Başlıca istisna, Üçüncü Dünya’nın büyük kısmında 1980’lerin felaketli etkisiyle ve pek çok eski sosyalist ülkenin yoksullaşmasıyla bir ölçüde hızlanan bir süreç, dünyanın zengin ve yoksul ülkeleri arasındaki uçurumun genişlemesi idi. Üçüncü Dünya’nın büyüme oranındaki görülmemiş düşüş bu uçurumu genişlemeye devam ediyormuş gibi gösterdi. Sınırsız uluslararası neo-klasik ekonomileri izleyen yoksul ülkeleri zengin ülkelere yaklaştıracağı inancı, ortak duygunun yanı sıra tarihsel deneyime de ters düşer.

Böylesine artan eşitsizliklerle gelişen bir dünya ekonomisi, gelecekteki sorunları neredeyse kaçınılmaz biçimde arttınyordu. Ne var ki, ekonomik faaaliyetler her halükarda kendi bağlam ve sonuçlarından soyutlanarak varolmazlar ve olamazlar. Gördüğümüz gibi, geç yirminci yüzyıl dünya ekonomisinin üç yönü alarm sinyalleri vermekteydi. Birincisi,- teknoloji, insan emeğini mal ve hizmet üretiminin dışına atarak mahvetmeye devam ediyor ve bunu yaparken safra olarak atılanlara ne yeterince iş sağlıyor, ne de onları özümleyebilecek bir ekonomik büyüme oranı garanti ediyordu. Batı’da Altın Çağ’da görülen tam istihdama geçici de olsa bir dönüş olabileceğini ciddi biçimde bekleyen pek az gözlemci vardı. İkincisi, işgücü başlıca üretim faktörü olarak kalırken, ekonominin küreselleşmesi, endüstriyi, iş gücü maliyetinin yüksek olduğu zengin ülkelerdeki eski merkezlerinden, başka imkanların yanı sıra başlıca avantajı ucuz el ve kafa emeği olan ülkelere kaydırdı. Buradan bir ya da iki sonuç çıkarmak gerekir: işlerin ücretin yüksek olduğu bölgelerden düşük olduğu bölgelere aktarılması ve (serbest piyasa ilkelerine göre) ücretlerin yüksek olduğu bölgelerde küresel ücret rekabetinin baskısı altında ücretierin düşmesi. Britanya gibi eski sanayi ülkeleri, toplumsal bakımdan patlayıcı sonuçlarına ve bu temelde YSÜ’ler ile yarışmalarının pek mümkün olmamasına rağmen, bu durumda bizzat ucuz iş gücü ekonomileri olma yolunda hareket edebiliyorlardı. Tarihsel olarak bu türden baskılar devlet eylemiyle -örn. korumacılıkla karşılanmıştı. Fin-de-siecle dünya ekonomisinin endişe verici üçüncü yönüne gelince, bu ekonominin ve saf bir serbest piyasa ideolojisinin zaferi, ekonomik altüst oluşların toplumsal etkilerini yönlendirmek için gerekli pek çok enstrümanı zayıflattı, hatta ortadan kaldırdı. Dünya ekonomisi giderek güçlenen ve denetlenemeyen bir motordu. Denetlenebilir miydi? Denetlenebilirse, kimin tarafından denetlenebilirdi? Bu hem ekonomik hem de toplumsal sorunlara yol açtı. Bu sorunlar bazı ülkelerde (örn. Britanya) diğerlerinden (örn. Güney Kore) bariz biçimde çok daha ağırdı.

Altın Çağ’ın ekonomik mucizeleri “gelişmiş piyasa ekonomilerinde yükselen gerçek gelirlere dayanmıştı, çünkü kitlesel tüketim ekonomilerinin yüksek teknolojiyle üretilen dayanıklı tüketim malları için yeterli gelire sahip tüketici kitlelerine ihtiyacı vardı.* Bu gelirlerin büyük kısmı yüksek ücretli iş gücü piyasalarındaki ücretler gibi kazanılmıştı. Kitlesel tüketiciler ekonomi için her zamankinden daha önemli olsa da bunlar artık tehlikedeydi. Kuşkusuz, zengin ülkelerde kitle piyasası iş gücünün sanayiden genelde daha istikrarlı bir istihdam yapısı olan üçüncü derecedeki mesleklere kaymasıyla ve transfer gelirlerindeki (genellikle toplumsal güvenlik ve refah) büyük artışla istikrarlı hale getirilmişti. Bunlar, geç 1980’lerde Batılı gelişmiş ülkelerin ortak GSMH’ sinin yaklaşık % 30’unu temsil ediyorlardı. 1920’lerde bunlar GSMH’nin muhtemelen % 4’ünden daha azını kapsıyordu (Bairoch, 1993, s. 174). Bu durum Wall Street borsasının 1929’dan beri uğradığı en büyük çöküş olan 1987 çöküşünün, neden 1930’lardaki gibi dünya çapında bir kapitalist krize yol açmadığını gayet iyi açıklayabilir. Ne var ki, tam da bu iki istikrar sağlayıcı unsur artık zayıflamaktaydı. Kısa Yirminci Yüzyıl sona ererken, Batılı hükümetler ve ekonomik ortodoksi, kamu sosyal güvenliğinin ve refahın maliyetinin çok yüksek olduğunu ve düşürülmesi gerektiğini kabul ettiler ve üçüncü derecedeki mesleklerin o zamana kadar en istikrarlı sektörlerinde istihdamın kitlesel olarak azalması -kamu istihdamı, bankacılık ve maliye, teknolojik olarak gerekenden fazla kitlesel büro işi- genelleşti. Eski piyasalardaki göreli zayıflama dünyanın geri kalan kısmındaki büyümeyle telafi edildikçe ya da ) ABD dışında bütün gelişmiş ülkelerin Üçüncü Dünya’ya yapılan ihracattaki paylarının 1990’da, 1938’dekinden daha küçük olması . genellikle değerlendirilmedi. Batılı ülkeler (ABD dahil) 1990’da ihracat ürünlerinin beşte birinden daha azını Üçüncü Dünya’ya gönderdiler, gerçek gelirleri yükselenlerin küresel sayısı diğerlerinden daha hızlı arttığı sürece bunlar küresel ekonomi için doğrudan tehlike oluşturmuyorlardı. Kabaca belirtmek gerekirse, küresel ekonomi yoksul ülkelerden oluşan bir azınlığı ekonomik olarak önemsiz ve ilgisiz görerek dışlayabiliyor idiyse, potansiyel olarak önemli tüketicilerin sayısının yeterince büyük olması halinde, aynı şeyi kendi ülkelerinin sınırları içindeki yoksullara da yapabilirdi. İş dünyasındaki ekonomistlerin ve şirket muhasebecilerinin sahneyi izledikleri kişisel olmayan yüksekliklerden bakıldığında, ABD nüfusunun 1979’dan beri saat başına kazançları % 16’ya kadar düşmüş olan % lO’ una kimin ihtiyacı olabilirdi? Gene, ekonomik liberalizmde üstü kapalı biçimde yer alan küresel perspektiften bakıldığında, gelişmenin eşitsizlikleri, küresel olarak olumlu sonuçlardan çok olumsuz sonuçlar ürettiği gösterilebilene* kadar, önemsizdi. Bu bakış açısından, karşılaştırmalı maliyetlerin de ortaya koyduğu gibi, Fransa’nın bütün tarımını kapatmaması ve ihtiyacı olan bütün gıda maddelerini ithal etmemesi için ya da, maliyet etkisinin yanı sıra teknolojik olarak mümkün olması halinde, dünyanın bütün TV programlarının Mexico City’de yapılmaması için hiçbir ekonomik neden yoktur. Ne var ki bu, küresel ekonominin yanı sıra ulusal ekonomi içinde yaşayanlar, yani bütün ulusal hükümetler ve onların ülkelerinde yaşayanların çoğu tarafından hiçbir kayıt getirilemeden savunulabilecek bir görüş değildir. Çünkü en azından, dünya çapında meydana gelen altüst oluşların toplumsal ve siyasal sonuçlarından sakınamayız. Bu sorunların niteliği ne olursa olsun, sınırlanmamış ve denetim altına alınmamış küresel bir serbest piyasa ekonomisi bu sorunlar için hiçbir çözüm üretemezdi. Şu farkla ki, bu türden ekonomi sürekli işsizliğin ya da eksik İstihdamın artması gibi gelişmeleri muhtemelen daha da kötüleştirecekti, çünkü kar sağlayan şirketlerin akılcı seçeneği, a. insanlar bilgisayarlardan daha· pahalı oldukları için çalışanların sayısını mümkün olduğu kadar azaltmak ve b. sosyal güvenlik (ya da diğer) vergileri mümkün olduğu kadar aşağı çekmek, olacaktı. Küresel serbest piyasa ekonomisinin bunları çözeceğini düşünmek için de herhangi bir neden yoktu. 1970’lere kadar ulusal kapitalizm ve dünya kapitalizmi asla bu türden koşullar altında işlememiş ya da, işlese bile, bundan kaçınılmaz biçimde kazançlı çıkmamıştı. “Klasik modelin aksine, depresyon ve korumacılıkla çakışan ve muhtemelen bunların başlıca nedenini oluşturan serbest ticaret, günümüzün gelişmiş ülkelerinin çoğunun kaydettiği gelişmenin muhtemelen başlıca nedeni idi” (Bairoch, 1993, s. 164)

Yirminci yüzyıla gelince, bu yüzyılın ekonomik mucizeleri, laissez-faire tarafından değil ona karşı kazanıldı. 1980’lerde hakim olan ve Sovyet sisteminin çöküşünden sonra ideolojik kendinden hoşnutluğun zirvesine ulaşan ekonomik liberalleştirme ve “piyasalaştırma” modası muhtemelen bu nedenle uzun sürmeyecekti. Erken 1990’larda dünya krizinin oluşması ve eski sosyalist ülkelerde “Şok terapisi” olarak uygulanan bu türden siyasetlerin şaşırtıcı başarısızlığı, daha önce büyük bir coşkuya kapılan bazı kişiler arasında ikinci düşüncelere neden oldu-1993’te ekonomi danışmanlarının “Her şeye rağmen belki de Marx haklıydı” demelerini kim bekleyebilirdi? Ne var ki, gerçekçiliğe giden yolun üzerinde iki büyük engel vardı. Birincisi Komünizm ve SSCB’nin varlığı ya da -farklı bir tarzda- Nazilerin Almanya’yı ele geçirmesiyle bir zamanlar görüldüğü gibi sisteme yönelik ciddiye alınabilir bir siyasal tehdidin yokluğuydu. Bunlar, bu yazının göstermeye çalıştığı gibi, kapitalizmin kendisini reformdan geçirmesi için gerekli teşviki sağlamıştı.

SSCB’nin çöküşü, işçi sınıfının ve onu temsil eden hareketlerin zayıflaması ve parçalanması Üçüncü Dünya’nın konvansiyonel savaş bakımından askeri önemini kaybetmesi, gelişmiş ülkelerde gerçekten yoksul olanların bir “altsınıf’ azınlığına indirgenmesi -bütün bunlar, reform isteğini azalttı. Bununla birlikte, ultra-sağ hareketlerin yükselişi, eski komünist ülkelerde eski rejimin mirasçılarının beklenmedik biçimde desteklenmesi, erken 1990’larda bir kez daha ortaya çıkan uyarı sinyalleriydi. İkincisi, serbest küresel ekonominin kurbanlarını, gururla ” insanlığın bugüne kadar tasarladığı en etkin sistem olarak görülen … servet yaratma sistemi” diye betimlenen şeyin toplumsal maliyetlerinden koruyan ulusal mekanizmaların ortadan kaldırılmasıyla güçlendirilen küreselleşme süreciydi. Ne var ki, Financial Times’ın bir baş yazısında (24/12/93) itiraf edildiği gibi, geriye kusurlu bir güç kalıyor ..

Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikisi hızlı ekonomik büyümeden ya pek az yarar sağladı ya da hiçbir önemli yarar sağlayamadı. Gelişmiş dünyada en altta olanlar, gelirlerinin damla damla artacak yerde, azaldığını gördüler. Yeni binyıl yaklaşırken, dönemin merkezi görevinin, Sovyet komünizminin cesedi karşısında şeytani zevklere kapılmak değil, kapitalizmin yapısal kusurlarını bir kez daha düşünmek olduğu, giderek açığa çıktı. Bu kusurların giderilmesi için sistemde yapılması gereken değişiklikler neydi? Bunlar ortadan kaldırılınca sistem gene aynı sistem mi olacaktı? Joseph Schumpeter’in gözlemlediği gibi, kapitalist ekonominin çevrimsel dalgalanmaları nedeniyle bunlar; ” bademcikler gibi ayrı olarak tedavi edilebilecek unsurlar değil, kalp atıkları gibi organizmanın özünü açığa vuran unsurlardır” (Schumpeter, 1 939, I, v)

Batılı yorumcuların Sovyet sisteminin çöküşü karşısında gösterdikleri ilk tepki, bu olayın gerek kapitalizmin gerekse liberal demokrasinin sürekli zaferini kanıtladığı şeklindeydi. Fazla sofistike olmayan Kuzey Amerikalı dünya gözlemcileri bu iki kavramı, kapitalizm ile liberal demokrasiyi birbirine karıştırma eğilimindeydiler. Kapitalizm, Kısa Yirminci Yüzyıl’ın sonunda kesinlikle en iyi biçim olmasa da, Sovyet tipi komünizm tartışmasız biçimde ölmüştü ve bir daha canlanması tamamen ihtimal dışıydı. Öte yandan, erken 1990’larda hiçbir ciddi gözlemci, liberal demokrasiden kapitalizm kadar emin alamıyordu. Belirli bir güvenle (belki de daha ilahi esinlere sahip köktenci rejimler dışında) önceden görülebilen şey, olsa olsa, fiilen bütün- devletlerin, bir tür hayali muhalefete hoşgörüyle birlikte, bir tür örgütlü seçim sistemi olan demokrasiye derin bağlılıklarını ifade etmeye devam ederlerken, bu terimi işlerine geldiği gibi parlatacaklarıydı. • *) Nitekim Singapurlu bir diplomat, gelişmekte olan ülkelerin demokrasinin “ertelenmesinden yararlı çıkacaklarını, ancak bu gerçekleştiğinde ortaya çıkan rejimin, Batılı tipe kıyasla daha az serbest, daha otoriter olacağını; kişisel haklardan çok ortak faydanın vurgulanacağını; sistemin; genellikle tek partili olacağını; ve hemen her zaman merkezileşmiş bir bürokrasiye ve “güçlü devlet” e sahip olacağını öne sürdü.  Aslında dünya devletlerinin siyasal durumuyla ilgili en bariz özellik, istikrarsızlıktı. Bunların çoğunda, gelecek on ya da on beş yıl içinde mevcut rejimin yaşama şansı, en iyimser hesaplamalara göre, fazla değildi. Tahminde bulunmanın görece kolay olduğu, örneğin, Kanada, Belçika ya da İspanya gibi ülkelerde bile, on ya da on beş yıl içinde bunların tekil devletler olarak varlığı ve dolayısıyla yerlerini alacak rejimlerin niteliği, eğer böyle rejimler olacaksa, · belirsiz olabiliyordu. Özetle, siyaset füturolojiyi teşvik eden bir alan değildi. Bununla birlikte, küresel siyasal alanın bazı özellikleri direniyordu. Birincisi, hemen yukarda belirttiğimiz gibi, gerek kamusal iktidar ve yasalar üzerindeki tekeli sayesinde ve gerekse siyasal eylemin etkin alanı olduğu için Devrim Çağı’ndan beri siyasetin merkezi kurumunu oluşturan ulus-devlet’in zayıflamasıydı. Ulus-devlet, yukardan ve aşağıdan olmak üzere iki biçimde aşınıyordu. Çeşitli ulus-üstü varlıklar üzerindeki gücünü ve işlevini hızla kaybediyor ve aslında, büyük devletlerin ve imparatorlukların parçalanması çok sayıda daha küçüklerini ürettikçe, bir uluslararası anarşi çağında kendisini savunamayacak kadar zayıf kalıyordu. Yukarda gördüğümüz gibi, özel güvenlik ya da koruma sistemlerindeki ve şimdiye kadar her yerde bir devlet bakanlığı tarafından yürütülen posta sistemiyle rekabet eden özel kurye sistemlerindeki artışın gösterdiği gibi, kendi sınırları içindeki etkin iktidar tekelini ve tarihsel ayrıcalıklarını kaybediyordu. Bu gelişmeler devleti fazlalık haline getirmedi ya da etkisiz kılmadı. Aslında bazı bakımlardan devletin kendi yurttaşlarını izleme ve denetleme kapasitesi teknoloji sayesinde güçlendirildi, çünkü yurttaşların yaptıkları nerdeyse bütün mali ve idari işlemler (küçük nakit ödemeler dışında) artık bir bilgisayarla kaydedilebiliyor ve her türlü iletişimleri (açık havada yüz yüze yapılan görüşmeler dışında) kesilebiliyor ve kayıt altına alınabiliyordu. Ve gene, devletin konumu değişmişti. Onsekizinci yüzyıldan yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar ulus-devlet, kendi alanını, güçlerini ve işlevlerini neredeyse sürekli olarak yaygınlaştırmıştı. Bu, “modernleşme”nin önemli bir yönüydü. Hükümetler, ister liberal, ister tutucu, sosyal demokrat, faşist ya da komünist olsunlar, bu trendin en yüksek noktasında, yurttaşların “modem” devlet içindeki yaşamlarının parametreleri neredeyse sadece devletin faaliyetleri ya da faaliyetsizlikleriyle belirleniyordu (iç çatışma durumu dışında). Küresel güçlerin etkisi, örneğin dünya çapında ekonomik ısınma ya da çöküşler bile, devlet siyasetinin ve kurumlarının filtresinden geçerek geliyordu.* Yüzyılın sonunda ulus-devlet, denetleyemediği bir dünya ekonomisine; Avrupa Birliği gibi kendi uluslararası zayıflığına çare olarak inşa etmiş olduğu kurumlara; birkaç on yıl önce kendi yurttaşlarına büyük bir güvenle sağladığı hizmetleri sürdürme konusunda yaşadığı mali kapasitesizliğe; kendi kriterlerine göre başlıca işlevi olan şeyi, yani kamusal yasa ve düzeni muhafaza etme konusunda ortaya çıkan kapasitesizliğine karşı savunma durumundaydı. Yükseliş çağında devletin pek çok işlevi devralmış ve merkezileştirmiş olması ve kamusal düzen ve denetimin iddialı standartlarını bizzat belirlemesi gerçeği, bunları sürdürme yeteneksizliğinin verdiği acıyı iki katına çıkarıyordu. Ve gene, devlet ya da kamu çıkarını temsil eden bir başka kamusal otorite biçimi, eğer piyasa ekonomisinin toplumsal ve çevresel adaletsizliklerine karşı konulacak idiyse ya da -kapitalizmin 1940’lardaki reformunun gösterdiği gibi- ekonomik sistem yeterince işleyecek idiyse, her zamankinden daha vazgeçilmezdi. Devlet tahsisatı ve ulusal gelirin yeniden dağıtımı olmadan, örneğin, ekonomisi görece daralan bir gelir sahipleri temeline dayanan, yüksek teknolojili ekonominin iş gücüne artık ihtiyaç duymadığı artan sayıda insan ile giderek artan oranda gelirsiz yaşlılar arasında sıkışan eski gelişmiş ülkelerin halkları ne yapacaklardı? Ulusal gelirden kişi başına düşen payın 1970’ten 1990’a % 80 kadar arttığı Avrupa Topluluğu yurttaşlarının, 1970’te varsayılan gelir ve refah düzeyine 1990’da “yetişemeyeceğini” öne sürmek saçmaydı (World Tables, 1991, s. 8-9). Ancak bunlar devletsiz olamazdı. Şimdiki trendlerin devam ettiğini -bu tamamen fantastik bir senaryo değildir- ve nüfusun dörtte birinin yüksek gelir sağladığı, dörtte üçünün ise bunu yapamadığı ekonomileri yönlendirdiğini, ancak yirmi yıl sonra ekonominin kişi başına öncekinin iki katı ulusal gelir ürettiğini düşünelim.

İsviçre’dekinin yükselmesinin -büyük çöküşün İsviçre’de daha az şiddetli olmasına rağmen- nedenini açıklarken, bu durumun, “İsviçre hü­ ·kümeti geniş çaplı sosyo-ekonomik önlemler alırken, lsveçli federal yetkililerin müdahale etmemelerinden kaynaklandığını öne sürer (Bairoch, 1993, s. 9) .. · 657 herkes için asgari gelir ve refahı kim sağlayacaktır ve sağlayabilecektir? Kriz on yıllarında öylesine çarpıcı olan eşitsizlik eğilimlerine kim karşı durabilecektir? 1910 ve 1980’lerde yaşanan deneyimlerin ortaya koyduğu kadarıyla, serbest piyasa bunu yapamaz. Bu on yıllar bir şeyleri kanıtladıysa, bu, dünyanın ve kesinlikle gelişmiş dünyanın da başlıca siyasal sorununun, ulusların servetinin nasıl çoğalblacağı değil, bu servetin o ülkede yaşayanlar arasında nasıl dağılacağı idi. Bu, daha fazla ekonomik büyümeye ihtiyacı: olan yoksul “gelişmekte olan” ülkeler için bile geçerliydi. Sosyal konularda bir ihmalkarlık anıtı olan Brezilya’nın kişi başına GSMH’si 1 939’da Sri Lanka’nın yaklaşık iki buçuk katıydı ve 1980’lerin sonunda altı katına çıktı. Geç 1970’lere kadar temel gıda maddelerinde destekleme yapılan, parasız eğitim ve sağlık hizmeti verilen Sri Lanka’da ortalama yaşam beklentisi Brezilya’dakinden birkaç yıl daha uzun, .bebek ölümleri 1969’da Brezilya’dakinin yaklaşık yarısı, 1989’da üçte biri kadar olabiliyordu. 

1989’da okur yazar olmayanların oranı Brezilya’da, bu Asya adasındaki oranın yaklaşık iki katıydı. · Yeni bin yılın siyasetine ekonomik büyüme değil, sosyal bölüşüııi hakim olacaktı. Kaynakların piyasa dışında tahsisi ya da en azından piyasa tahsisinin katı biçimde kısıtlanması, giderek şiddetlenen ekonomik krizin yolunu kesrnek bakımından elzemdi. Yeni bin yılda insanlığın kaderi şu ya da bu biçimde kamu otoritesinin restorasyonuna bağlı olacaktı.

**

Bu bizi ikili bir sorunla karşı karşıya getirir. Kararları alan yetkililerin -ulus ötesi, ulusal, alt ulusal ve küresel, tek tek ya da bileşik halde- niteliği ve alanı ne olacaktır? Bunların, haklarında karar aldıkları insanlarla ilişkileri ne olacaktır? Birincisi, bir bakıma teknik bir sorundu, çünkü yetkililer zaten varlıklarını sürdürüyorlardı ve ilkesel olarak – pratikte olmasa da- kendi aralarındaki ilişki modelleri de varlığını sürdürüyordu. Gelişen Avrupa Birliği, küresel, üst-ulusal, ulusal ve alt ulusal yetkililer arasındaki iş bölümü için yapılan her özgül öneri birilerinin sert tepkisine yol açtıysa da, konuya ilişkin bol miktarda malzeme sağladı. Mevcut küresel yetkililer, 658 ödünç paraya ihtiyacı olan ülkelere politik ve ekolojik siyasetler dayatarak kendi alanlarını genişletmeye çalıştılarsa da, kendi işlevlerinde hiç kuşkusuz oldukça uzmanlaşmışlardı. Avrupa Birliği yalnız kaldı ve özgül ve belki de tekrarlanamaz bir tarihsel konjonktürün çocuğu olarak, eski SSCB’nin parçalanması nedeniyle benzer bir konjonktür yeniden oluşmadıkça, muhtemelen yalnız kalmaya devam edecekti. Ulus-ötesi karar almanın gelişme hızı önceden kestirilemez. Bununla birlikte bu hız kesinlikle artacak ve sürecin nasıl işleyebildiğini görmek mümkün olabilecekti. En güçlüleri de kapsayan en zengin ülkeler oligarşisinin ortak kaynaklarını temsil eden büyük uluslararası kredi ajanslarının küresel yöneticileri aracılığıyla bu süreç zaten işliyordu. Zengin ile yoksul arasındaki uçurum genişledikçe, bu türden küresel gücün faaliyet alanının da arttığı görülüyordu. Sorun, 1970’lerden beri, siyasal olarak ABD’nin desteklediği Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun sistemli biçimde, serbest piyasa ortodoksisinden, özel girişim ve küresel serbest ticaretten yana işleyen bir siyaset izlemesiydi. Bunlar ondokuzuncu yüzyılın ortalarındaki İngiliz ekonomisinin yanı sıra, geç yirminci yüzyıl ABD ekonomisine de uygundu, ancak dünya ekonomisine uygun olması gerekmiyordu. Küresel karar oluşturma, taşıdığı potansiyeli gerçekleştirecek idiyse, bu türden siyasetlerin değişmesi gerekecekti. Bu yakın bir beklenti olarak görülmüyordu. İkinci sorun hiçbir bakımdan teknik değildi. Bu sorun, yüzyılın sonunda siyasal demokrasinin belirli bir türüne bağlı bir dünyanın ikileminden kaynaklandı, ama aynı zamanda siyaset sorunlarıyla yüz yüze geldi. Devlet başkanlarının ve çok partili Meclislerin seçilmesi, kendi çözümlerini zorlaştırmadığında bile bu sorunlarla ilgili değildi. Daha genel olarak bu, en azından pre-feminist standartlarla doğru olarak denildiği gibi, “sıradan insanın yüzyılı” içinde, sıradan insanların rolünden gelen ikilemdi. Bu, hükümetin “halkın” ya da “halk için” olabileceği, ancak işlevsel anlamda “halk tarafından” ya da hatta oy için rekabet edenler arasından seçilen temsili meclisler tarafından bile yürütülemediği -bazıları bunun gerekli olduğunu söyleyecektir- bir çağın ikilemiydi. Bu ikilem yeni değildi. Demokratik sjyasetlerin zorlukları (önceki bir bölümde savaş arası yıllar için tartışıldı) siyaset bilimciler ve hiciv ustaları için yabancı değildi, çünkü genel oy hakkına dayanan siyasetler artık sadece ABD’nin bir özelliği değildi. 659 Hem seçimlerle gözlemlenen, her şeye kadir medya tarafından büyülenen kamuoyunun kaçabileceği bir yer olmadığı için ve hem de, kamu yetkilileri kamuoyunun hiçbir katkıda bulunmadığı daha fazla karar almak zorunda kaldıkları için, demokrasinin zorluğu daha da arttı. Bunlar sık sık seçmen çoğunluğunun muhalif olduğu kararlar almak zorunda kalabiliyorlardı. Her bir seçmen kendi özel hayatı üzerindeki muhtemel etkilerinden hoşlanmasa da, bu kararların genel çıkarlar bakımından arzulanabilir olduğuna inanıyordu. Nitekim yüzyılın sonunda bazı demokratik ülkelerde politikacılar, herhangi bir amaçla vergilerin arttırılması için yapılan herhangi bir önerinin seçimler açısından intihar anlamına geldiği sonucuna varmışlardı. Bu durumda seçimler mali , konularda yalan söyleme yarışı haline geldi. Aynı zamanda seçmenler ve parlamentolar uzman olmayan kişilerin -yani hem seçmenlerin ve hem de seçilenlerin büyük çoğunluğu- fikir öne sürmek için gerekli olan hiçbir niteliğe sahip olmadıkları, örneğin nükleer endüstrinin geleceği gibi konularda sürekli karar alma sorunuyla yüz yüze geldiler. Demokratik devletlerde bile, yurttaşlar topluluğunun meşruluktan ve halkın güveninden yararlanan bir hükümetin amaçlarıyla, İkinci Dünya Savaşı sırasında Britanya’da olduğu gibi, ortak bir çıkar duygusunu hakim kılacak ölçüde özdeşlendiği anlar olmuştu. Başlıca siyasal hasımlar arasında temel, bir uzlaşmayı mümkün kılan, üzerinde büyük bir anlaşmazlık olmayan genel siyasal hedefleri izlemekte hükümetleri serbest bırakan başka durumlar da olmuştu. Gördüğümüz gibi, Altın Çağ’da pek çok Batılı ülkede durum buydu. Hükümetler, oldukça sık biçimde, uzman olmayanların yönetimleri için vazgeçilmez olan teknik ve bilimsel danışmanlarının ortak yargılarından çıkan bir uzlaşmaya güvenebilmişlerdi. Onlar aynı sesle konuştukları zaman ya da her nasılsa vardıkları uzlaşma muhalifleri etkisiz hale getirdiğinde, siyasal anlaşmazlık alanı daralıyordu. Bu olmadığında, karar almak durumunda olan kişiler tıpkı hem iddia hem de savunma makamının, ikisine de inanmak için güçlü nedenlerin bulunmadığı rakip psikologlarıyla yüz yüze gelen jüriler gibi, karanlığın içinde el yordamıyla hareket ederler. Ancak, gördüğümüz gibi, Kriz Onyılları siyasal uzlaşmayı zayıflatınış ve entelektüel mese)elerde, özellikle siyaset üzerinde bir ağırlığı olan alanlarda genellikle doğruları kabul etmişti. Kendi hükümetleriyle kesin 660 biçimde özdeşlenen bölünmemiş halkiara gelince, bunlar 1990’larda zayıf bir zeminde bulunuyorlardı. Doğrudur, ortak refaha hizmet ettiği için belirli bir eylem özgürlüğünü hak eden, güçlü, faal, sorumlu bir devlet fikrini yurttaşların kabul ettiği pek çok ülke hala vardı. Ne yazık ki, fin-de· siecle’nin fiili hükümetlerinin bu ideali nadiren benimsedikleri görüldü. Hükümetin kuşkulu olduğu ülkelere gelince, bunlar ABD’nin bireyci anarşizm modelini benimseyen, yasaların esnekliğiyle ve seçim çevrelerine ayrılan paralada yumuşatılmış olanlar ile yurttaşların halk için iyi bir şey yapmasını beklemedikleri ölçüde zayıf ve yozlaşmış devletlerin bulunduğu çok sayıda başka ülke idi. Bunlar Üçüncü Dünya’nın çeşitli bölgelerinde yaygındı, ancak 1980’lerde İtalya’da görüldüğü gibi, Birinci Dünya için de görülmemiş değildi. Dolayısıyla, tasasız karar alanların çoğu demokratik siyasetlerden tamamen kaçanlardı: özel şirketler, üst-ulusal yetkililer ve kuşkusuz, demokratik olmayan rejimler. Demokratik sistemlerin içinde karar alma yetkisini politikacılardan korumak kolay değildi. Bununla birlikte merkez bankaları bazı ülkelerde politikacıların alanından uzaklaştırıldı ve göreneksel akım bu örneğin başka yerlerde de izlenmesini istedi. Ne var ki, giderek hükümetler, mümkün olduğunda hem seçmenleri hem de temsili meclisleri atlama ya da en azından önce karar alma ve daha sonra kamuoyunun buharlaşmasına, bölünmesine ya da ataletine göre bir fait accompli’yi (fiili durum -çn.) yönlendirecek şekilde hareket etme eğilimine girdiler. Politikacılar seçmenlerine işitmek istemedikleri şeyi söylemekten korktukça, politika giderek bir bahane bulma sanatı haline geldi. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, açıkça dile getirilemeyen eylemler “ulusal Güvenlik’in demir perdesi ardında artık o kadar kolayca gizIenemiyordu. Bu bahane bulma stratejisi neredeyse kesinlikle zemin kazanmaya devam edecekti. Demokratik ülkelerde bile, karar alan kurumlar, bunları atayan hükümetlerin bizzat seçilmiş oldukları en dolaylı tarz dışında, seçmen denetiminden giderek daha fazla uzaklaşacaklardı. 1980’lerde ve erken 1990’larda Britanya’daki gibi merkezileşen hükümetler, seçmenierin taleplerine yanıt vermeyen bu türden ad hoc yetkilileri özellikle çoğaltma eğilimindeydiler. Etkin bir kuvvetler ayrımının olmadığı ülkeler bile demokrasinin bu üstü kapalı tenzilinin kolaylık sağladığını gördüler. ABD gibi ülkelerde bu vazgeçilemezdi, çünkü yürütme 661 ile yasama arasındaki yapısal çatışma, sahne gerisi dışında, normal koşullar altında karar almayı ne!edeyse imkansız hale getiriyordu. Yüzyılın sonunda çok sayıda yurttaş, ,Devlet işlerini, sadece birbirinin konuşmalarını dinleyip, yazılarını okuyan “siyaset sınıfı”na -bu deyimin İtalya’ dan kaynaklandığı görülür- profesyonel politikacılardan, gazetecilerden, lobicilerden ve meslekleri sosyolojik araştırmalarda en alt güvenilirlik düzeyinde yer alan diğerlerinden oluşan özel bir çıkar grubuna bırakarak siyasetten çekiliyordu. Pek çok insan için siyasal süreç önemsizdi ya da sadece kendi kişisel hayatlarını olumlu ya da olumsuz biçimde etkileyen bir şeydi. Bir yandan, servet, yaşamanın ve eğlenmenin özelleştirilmesi ve tüketici egoizıni, siyaseti daha önemsiz ve daha az cazip hale getirdi. Öte yandan, seçimler sayesinde kazançlı çıktıklarını sananlar da onlara sırtlarını döndüler. 1960 ile 1988 arasında Amerikan başkanlık seçimlerinde oy kullanan mavi yakalı işçilerin oranı üçte bire düştü (Leighly, Naylor, 1992, s. 73 1). Sınıfsal temele dayanan, ideolojik ya da her ikisini ifade eden örgütlü kitle partilerinin zayıflaması erkekleri ve kadınları siyasal bakımdan faal yurttaşlar haline getiren başlıca toplumsal mekanizmayı tasfiye etti. İnsanların çoğu için kendi ülkeleriyle kolektif özdeşleşme bile, devlet kurumlarına kıyasla, ulusal spor dalanıyla, ulusal takımlarla ve siyasal olmayan sembollerle daha kolay sağlanmaya başladı. . . Depolitizasyonun karar alma konusunda yetkililerin daha serbest olmalarını sağlayacağı düşünülebilir. Aslında bunun tam tersi geçerliydi. Zaman zaman kamu oyunun ilgisini çeken özgül konularda, çoğu zaman da belirli kesimlerin çıkarları için kampanya faaliyeti yürüten azınlıklar, normal yönetim sürecine her işle uğraşan siyasal partiler kadar hatta onlardan daha etkili biçimde müdahale edebiliyorlardı, çünkü bu partilerin aksine, her baskı grubu, enerjisini tek bir hedef üzerinde yoğunlaştırabiliyordu. Ayrıca hükümetlerin seçim sürecini giderek sistematik biçimde uzatma eğilimi, kamusal alandan, özel erkeklere, kadınlara ve çocuklara kadar uzanan ve şimdiye kadar görülmüş en güçlü iletişim imkanını sağlayan kitle iletişim araçlarının siyasal işlevini olduğundan büyük gösteriyordu. Bunların, otoritenin sessiz kalınmasını istediği şeyi keşfetme ve yayınlama, demokrasinin formel mekanizmalarının artık ifade etmediği ya da edemediği kamusal duygulara ifade kazandırma kapasitesi, onları kamusal alanın başlıca aktörleri haline 662 getirdi. Politikacılar bu araçları kullandılar ve onlardan korktular. Teknik ilerleme, yüksek düzeyde otoriter ülkelerde bile bu araçların denetlenmesini zorlaştırdı. Devlet iktidarının zayıflaması otoriter olmayan ülkelerde bunların tekelleştirilmesini güçleştirdi. Yüzyıl sona ererken kitle iletişim araçlarının siyasal sürecin, partilerden ve seçim sistemlerinden daha önemli bir bileşeni olduğu ve muhtemelen öyle kalacağı -siyaset demokrasiden keskin bir sapma göstermedikçe- açıkça ortaya çıktı. Ne var ki bunlar hükümetin gizliliğini dengeleyecek muazzam bir karşı ağırlık oluştururken, hiçbir şekilde demokratik hükümetin bir aracı olmadılar. Ne medya, ne genel oy hakkı politikalarıyla seçilmiş meclisler, ne de “halk”ın kendisi sözcüğün gerçekçi anlamıyla fiilen hükümet edebildi. İyi de olsa kötü de olsa, yirminci yüzyılda sıradan insanlar tarihe kolektif haklan olan aktörler olarak girdiler. Teokrasi dışında her rejim, kendi yurttaşlan üzerinde büyük ölçüde terör uygulayan ve onları öldüren rejimler bile, yetkilerini artık onlardan alıyorlardı. Bir zamanların moda deyimiyle “totaliterizm” olarak anılan şey, bir kavram olarak artık popülizm anlamına geliyordu, çünkü kendi adına yönetenler hakkında ne düşündüğü hiç önemli olmayan bir “halk”ın, yöneticilerin uygun gördükleri biçimde düşünmesini sağlamak için zahmete katlanmaya ne gerek vardı? Yetkilerini ilahi bir hükme ya da bir geleneğe tartışmasız itaatten ya da hiyerarşik bir toplumda alt safiann üst safiara itaatinden alan hükümetler artık çıkar yol değildi. Teokrasinin en gelişen türü, İslami “köktencilik” bile artık Allah’ın iradesiyle değil, sıradan insanlan istenmeyen hükümetlere karşı harekete geçirerek gelişti. “Halk”ın kendi hükümetini seçme hakkına sahip olup olmadığı, kamusal meselelere aktif ya da pasif müdahalesi belirleyici oldu. Aslında, yirminci yüzyıl kıyaslanamayacak kadar amansız ve bir azınlık gücünü çoğunluklara zor yoluyla dayatmaya çalışan rejimlerle ilgili pek çok örnekle -Güney Afrika’daki ırkçı rejim gibi- dolu olduğu için, baskıcı iktidarın sınırlarını kanıtladı. En amansız ve vahşi yöneticiler bile, tek başına sınırsız iktidarın, siyasal değerlerin ve rejimin meşruluğuna dair kamusal bir anlayış oluşturmanın belirli bir ölçüde fiili bir halk desteği sağlamanın, bölerek yönetme yeteneğinin ve -özellikle kriz zamanlarında- yurttaşlarda itaat arzusu uyandırmanın, yani yönetme becerilerinin yerini tutamayacağını gayet iyi anladılar. Bu itaat Doğu Avrupa rejimlerinde, 1989’daki gibi gözle görülür biçimde kaybolduğu zaman, hala kamu görevlilerinin, silahlı kuvvetlerin ve güvenlik servislerinin tam desteğine sahip olsalar da, bu rejimler, iktidardan çekildiler. Özetle, görünüşün aksine, yirminci yüzyıl, iktidardakilerin bir süre için halkın tamamına ya da sürekli olarak halkın bir kısmına karşı yönetimlerini sürdürebileceklerini, ancak halkın tamamına karşı ve sürekli olarak yönetimde kalamayacaklarını gösterdi. itiraf edildiği gibi, bu durum, sürekli olarak ezilen azınlıklar ya da bir veya daha çok kuşak boyunca fiilen yaygın bir baskı altında tutulan halklar için geçerli değildi. Ancak bütün bunlar, karar alanlarla halk arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği sorusuna yanıt vermedi. Sadece yanıtın zorluğunu vurguladı. Yetkililerin siyasetleri, halkın arzularını yansıtmayı amaçlamasa da, halkın ya da en azından yurttaş çoğunluklarının ne istediklerini ve ne istemediklerini hesaba katmak zorundaydı. Aynı zamanda bunlar, halka ne istediğini sorarak yönetemezlerdi. Ayrıca, halkın isteklerine uygun olmayan kararların kitlelere dayatılması iktidar-gruplarına dayatılmasından daha zordu. Zorlayıcı emisyon standartlarını birkaç dev oto-üreticisine dayatmak, araba kullanan milyonlarca kişiyi akaryakıt tüketimini yarıya indirmeye ikna etmekten çok daha kolaydı. Avrupa’daki her hükümet, Avrupa Topluluğu’nun geleceğini halkın vereceği oylara terk etmenin yaratacağı sonuçların uygun olmadığını ya da önceden kestirilemeyeceğini keşfetti. Her ciddi gözlemci erken yirmibirinci yüzyılda alınması gerekecek olan pek çok siyasal kararın halkın isteklerine uygun olmayacağını biliyordu. Altın Çağ gibi, gerilimi azaltan bir başka genel refah ve iyileşme çağı, yurttaşların ruh halini yumuşatacaktı, ancak ne 1960’lara bir dönüş, ne de Kriz Onyılları’nın toplumsal ve kültürel güvensizliklerinde ve gerilimlerinde bir gevşeme beklenmekteydi. Eğer genel oy genel bir kural olarak kalacak idiyse -tahmin edildiği gibi- başlıca iki seçenek görülüyordu. Karar almanın henüz siyasetin dışında olmadığı yerlerde, seçim sürecinden ya da hükümetin bu süreçten ayn düşünülemeyecek biçimde sürekli gözlenmesinden giderek daha fazla kaçınılacaktı. Kendilerini seçtirmiş olan yetkililer, aynı zamanda, kendi seçmenlerini şaşırtmak için giderek, tıpkı bir ahtapot gibi, duman buutlarının ardında gizleneceklerdi. Öteki seçenek, en azından yurttaşların çoğu bir hoşnutsuzluk hissetmediği sürece yetkililere büyük bir eylem özgürlüğü sağlayan bir tür uzlaşmayı yeniden yaratmaktı. Bunu sağlayacak eski bir siyasal model ondokuzuncu yüzyılın ortalarında III. Napoleon’dan beri varolmuştu: halkın kurtarıcısı olan birinin ya da ulusu kurtaran bir rejimin -yani “plebisiter demokrasi”– demokratik biçimde seçilmesi. Böyle bir rejim iktidara anayasal olarak gelse de gelmese de, rakip adayların ya da muhalif bir sesin yer aldığı makul ölçülerde dürüst bir seçimle onaylanması halinde, demokratik meşruluğun fin de siecle kriterlerine uygundu. Ancak bu sistem liberal türde parlamenter demokrasinin geleceği için hiçbir teşvik edici beklenti sağlamadı. VII Burada yazdıklarım, binyılın sonunda insanlığın yüz yüze geldiği sorunları çözüp çözemeyeceğini ya da nasıl çözebileceğini bize söyleyemez. Belki de bu sorunların ne olduğunu ve bunların çözülme koşullarının nasıl olması gerektiğini anlamamıza yardımcı olabilir, ancak bu koşulların ne kadarının var olduğunu ya da hangi süreç içinde var olacağını açıklamaz. Bize ne kadar az şey bildiğimizi ve yüzyıl içinde başlıca kamusal kararları alan erkeklerin ve kadınların ne kadar zayıf bir anlayışa sahip olduklarını, özellikle bu yüzyılın ikinci yarısında olanların ne kadar az bir bölümünün onlar tarafından beklendiğini ve önceden görülebildiğini söyleyebilir. Ne kadar çok kişinin, bu tarihin -diğer pek çok ve daha önemli şeylerin yanı sıra- insanlığın suç ve ahmaklıklarının kayda geçirilmesinden ibaret olduğundan daima kuşkulandığını gösterebilir. Kehanete yardımcı olmaz. O halde bu kitabı, Kısa Yirminci Yüzyıl’ın tektonik altüst oluşlarıyla tanınmaz hale gelen ve şu anda gerçekleşmekte olan altüst oluşlarla daha da tanınmaz hale gelecek ()lan bir alanın ilerde neye benzeyeceğine dair kehanetlerle bitirmek aptalca olacaktır. Gelecekten umutlu- olmak· için, 1980’lerin ortasından daha az neden vardır. Bu kitabın yazarı, bu sırada, “uzun ondokuzuncu yüzyıl” (1789-1914) tarihini konu alan üçlemesini şu sözlerle bitirmişti: 665 “Yirmibirinci yüzyılda dünyanın daha iyi olacağını gösteren bulgular gözardı edilemez. Eğer dünya kendini yok etmeyi [örn. nükleer savaşla] başaramazsa, bu ihtimal her bakımdan güçlü olacaktır.” Bununla birlikte, yaşadığı çağ hayatının geri kalan kısmında iyi yönde daha dramatik değişiklikler beklemesini önleyen bir tarihçi bile, yeni bir çeyrek ya da yarım yüzyıl içinde daha umut verici gelişmelerin yaşanabileceğini makul biçimde inkar edemez. Her durumda Soğuk Savaş sonrası dağılmanın şimdiki aşamasının, her ne kadar iki “sıcak” dünya savaşını izleyen dağılma ve kesinti dönemlerinden daha uzun sürecek gibi görünse de, geçici olması muhtemeldir. Cehaletimizin ve ayrıntılı sonuçların belirsizliğinin oluşturduğu kesif bulutun ardında, yüzyılı biçimlendiren tarihsel güçlerin işlemeye devam ettiğini biliyoruz. Geçmiş iki ya da üç yüzyıla hakim olan kapitalizmin kaydettiği gelişmenin devasa ekonomik ve teknik sürecinin ele geçirdiği, kökünden söktüğü ve dönüştürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bunun ad infinitum (sonsuza kadar – çn.) süremeyeceğini biliyoruz ya da en azından böyle bir tahminde bulunmak akla uygundur. Gelecek, geçmişin bir devamı olamaz ve gerek dışsal, gerekse içsel olarak tarihsel bir kriz noktasına ulaştığımızı gösteren belirtiler var. Tekno-bilimsel ekonominin oluşturduğu güçler artık çevreyi, yani insan hayatının maddi temellerini tahrip edecek kadar büyüktür. Bizzat insan toplumlarının, kapitalist ekonominin bazı toplumsal temellerini de kapsayan yapıları, insanlığın geçmişinden devraldığımız şeyin aşınmasıyla tahrip olma noktasındadır. Dünyamız hem dışa hem de içe doğru infılak etme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nereye doğru gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya ve -okurlar bu kitabın argümanını paylaşırlarsa- neden getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var. İnsanlığın anlaşılabilir bir geleceği olacaksa, bu gelecek geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle olamaz. Üçüncü binyılı bu temeide kurmaya çalışırsak, başarısızlığa uğrarız. Ve başarısızlığın bedeli, yani değişmiş bir toplumun alternatifi, karanlıktır.

Türkesi: Yavuz Alogan

_______________________________

Eric John Ernest Hobsbawm

İngiliz Marksist tarihçi ve yazar. Hobsbawm uzun süre Büyük Britanya Komünist Partisi’nin üyeliğini yapmıştır. Komünist Tarih Grubuna da katıldı. Londra’daki Birkbeck, Londra Üniversitesi’nin başkanıydı.

Bir yanıt yazın